Yazılarım

Yazılarım

Boşanma Sürecindeki Ailelere Öneriler

Eğer her yol denenmiş ve çifti bir arada tutmayı sağlayan fiziksel ve ruhsal bağlar kalmamışsa çift boşanma sürecine girmektedir. Boşanma kararı öncesi gidip gelen duygulanımlar, çatışmalar, denemeler yerini fiziksel ayrılma ve çiftin ayrı ayrı boşanma sonrasındaki süreci planlamasına bırakır. Boşanma aşamasındaki ailelerde terapi, genellikle yol göstericilik amacı taşır. Çocukların velayeti, yaşamsal düzenlemeler, çocuklarla görüşme sıklık planlamaları bu dönemde yapılmalıdır. Boşanmanın çocuk üzerine olan etkisine dair genellemeler her zaman doğru değildir. Her durumu farklı ele almak gerekir. Sürekli çatışmanın olduğu bir ailede yaşamaktansa ayrı ayrı mutlu ebeveynlerle olmak tercih edilmelidir. Süreçte çatışmayı azaltmak terapinin en önemli amacıdır. Boşanma sürecinde olan bir aile adeta bir yas döneminden geçerler. Yeniden organize olurlar. Farklı biçimlerde ilişki kurmayı öğrenirler ve  yeni yaşam hedefleri oluştururlar. Boşanmanın etkileri boşanmayı isteyen ile istemeyen taraflarda farklı ortaya çıkabilir. Öfke, umutsuzluk ve kopma dönemleri birbirini izler. Çocukların sağlıklı ruhsal gelişimi için ve hayatlarının yeniden düzenlenmesi için ebeveynler arası iletişimin sürmesi önemlidir.

Çocuklara açıklama yapılırken

– Mümkün olduğu kadar açık biçimde ayrılık nedeni açıklanır.

– Onların her bir ebeveyn tarafından ayrı ayrı ne kadar çok sevildikleri ve bağlı oldukları vurgulanır.

– Boşanma sürecinin yetişkinlerle ilgili olduğu, kendilerinin hiçbir suçu bulunmadığı açıklanır.

– Çocukların kiminle nerde yaşayacakları, ayrılan ebeveynle ne sıklıkta görüşecekleri gibi çocuğun kafasında oluşabilecek tüm sorular net bir şekilde ifade edilir.

– Yaşı büyük çocuklarda daha ayrıntılı açıklama yapmanız gerekebilir. Tüm samimiyetinizle en gerçek cevapları verin.

 

Ayrılma sürecinde çocuk için

– Çocukla daha az duygusal bağı olan ebeveynin evden ayrılması uygundur.

– Taşınma süreci sakin geçmeli, çocuklar uzak tutulmalıdır.

– Yeni evdeki odasının hazırlanmasında çocuktan fikir alınmalıdır.

– Çocuk evler arasında bavulla gitmemeli her iki evde de yeterince eşyasının bulunması sağlanmalıdır.

– Çocukların boşanma konusu her ne olursa olsun iki ebeveyne karşı saygısını destekleme, seçim yapmak zorunda olmadıklarını hatırlatma, karşı tarafı suçlayan kötüleyen ifadelerden kaçınılmalıdır.

– Ebeveynlerin geçmişi geride bırakıp önlerine odaklanması gerekmektedir.

Her iki taraf ta birbirinin ebeveynlik becerilerine güvenmek ve saygı göstermek durumundadır.

 

 

EBEVEYN-ÇOCUK İLİŞKİLERİ-1

Anne- baba olmak, her zaman dilimi için farklı ihtiyaçların gözetildiği, çocuklara farklı davranış biçimlerinin geliştiği, onlar için en iyi olanın (!) sürekli bir değişim geçirdiği uzun bir yolculuktur. 1900 lü yılların ortalarına dek süren savaşlar, salgın hastalıklar ve yoksulluk nedeni ile anne-babalar öncelikli olarak çocuklarının sağ kalmalarını ve temel yiyecek/giyecek ihtiyaçlarını karşılamaları üzerine çaba sarf etmişlerdir. 70 yıllarda bu süreç siyasi atmosferden zarar görmeden kurtarmak, 80 li yıllarda gelişen dünya düzenine uyum sağlamakla geçmişti. 2000 li yıllardan itibaren ise hayatta kalma mücadelesi yerini rekabetçi dünyada ideal/mükemmel çocuk yetiştirmek amacıyla ‘onun yerine yaşama’ noktasına vardı.

Anne-babaların kendi çocukluk ve gençliklerinde mahrum kaldıkları şeylerden çocuğunun mahrum kalmaması, planlayamadıkları kariyer planlarını çocuklarının gerçekleştirmesi, dünyanın yeterince güvensiz bir yer olduğuna dair olan inançları nedeniyle gittikçe daha koruyucu olmaları, hatta onların adına karar verme ve yapmaları gereken her şeyi yapıp, tüm sorumlulukları alıp, tüm sonuçlara katlanıp kısaca ‘Aşırı Ebeveynlik’ yapan insanlarla dolu bir dünya kurulmuş oldu (Ginott 1969).

İyi anne-baba olmalıyım, çocuğum hep mutlu olsun, üzülmesin derken çocukların keşfederek öğrenmelerinin önüne geçildiği, yaşayarak öğrenme konusunda çocukların şevklerinin kırıldığı, seçim yapma şanslarının olmadığı, en iyinin zaten anne babası tarafından belirlenen bir düzende herhangi bir çaba sarf etmeye değer bulmadıkları, sorumluluk alamayan, bireyselleşemeyen, karar vermekte zorlanan, kişisel ihtiyaçlarını karşılayamayan bir nesil ortaya çıkmış oldu. Aileler tüm iyi niyetleriyle çocukları için yaptıklarını düşünseler de farkında olmadan onların kişilik gelişimlerini olumsuz yönde etkilemekte, aslında ‘sen yetersizsin, başaramazsın’ mesajını vermektedir.

Sorumluluklarını alamayan, kendi kararlarını veremeyen çocuklar sürekli takip ve baskı altında hissettiklerinden kendilerini ifade etmekte güçlük çekerler, benliklerini gösteremezler. Girdikleri ortamda karar verebilme ve ifade edebilme güçlükleri zamanla özgüven sorunlarına, kaygı bozuklukları ve depresyona yol açabilmektedir. Yaşı kaç olursa olsun anne/baba bağımlı, sosyal alanlarda zorlanan, hayatını idame etmekte güçlük yaşayan bireyler olarak yetişkinliğe geçerler.

‘Aşırı ebeveynlik’ ten kaçınmak ve çocuğumuzun bağımsız bir birey olabilmesi için neler yapılabilir?

·       Onlara güvenmek

·       Onun bir birey olduğu kabul etmek, yaşayarak öğrenmesine izin vermek,

·       Sorumluluklarını almalarına zaman tanımak, onların yapması gereken ödev/oda toplamak/kıyafet – yiyecek seçimi vb… alanları onlara bırakmak,

·       Destekleyici ve cesaret verici olmak, hata yapmalarına ve yapılan hataların sonuçlarını yaşamalarına izin vermek,

·       İstemedikçe yardımcı olmamak, önerilerde seçimi onlara bırakmak,

·       Onlara adına karar almamak, sadece yol gösterici olmak

·       Sevdiğinizi ve ne olursa olsun daima onun yanında olduğunuzu hissettirmek…

 

                               

                                                                                            Dr. Hatice ALKAN AKDAĞ

CİNSELLİK

WHO (Dünya Sağlık Örgütü), ‘Cinsellik, fiziksel, duygusal, entelektüel ve sosyal yönlerinin kişiliği, iletişimi ve aşkı zenginleştirici etkilerinin bileşiminden oluşur. Herkesin cinsel bilgilere ulaşma ve cinsel ilişkiyi zevk için ya da üreme amacıyla yaşama hakkı vardır. Cinsel bir varlık olarak insanın sadece bedensel değil; duygusal, düşünsel ve toplumsal bütünlüğünü sağlayan, kişilik gelişimi, iletişim ve sevginin paylaşımını olumlu yönde zenginleştiren ve arttıran sağlıklılık hali’ olarak cinsel sağlığı tanımlamıştır. Bireyin hiçbir zorlama olmadan, zarar görmeden, mutlulukla cinsel hayatını sürdürebilmesidir. Cinsellik istenilen kişi ve istenilen şekilde yaşanabilmelidir. Heteroseksüel kişiler karşı cinsten bir partner seçerken, homoseksüel kişiler (eşcinsel-lezbiyen-gay) kendi cinsinlerden partnerle birlikte olmak ister.

Cinsiyet: Anatomik olarak doğum anından itibaren cinsel organların belirlediği ‘Kadın’ ya da ‘Erkek’ olma halidir.

Cinsel Kimlik: Anatomik cinsiyetten farklı olarak kişinin ait olduğu cinsiyeti bilme, hissetmesidir. ‘Ben kadınım’ ‘Ben erkeğim’ olarak kendini tanımasıdır. Erken çocuk yaşlarında belirlenen, kişinin kendisini özdeşleştirdiği cinsiyettir. Bir tercih değildir.

Eşcinsellik: Kişinin kendi cinsine karşı cinsel arzu duyması, uyarılması ve cinsel ilişki kurmasıdır. Bireylerin anatomik yapıları normal, bedenlerinden herhangi bir rahatsızlık duymaz ve cinsiyetlerini değiştirme talepleri yoktur. Kendi cinsi ile cinselliği arzu eden ve yaşayan kadınlara ‘lezbiyen’, erkeklere ‘gay’ terimleri kullanılmaktadır. Hem kendi hem karşı cinsle ilişki kurulmasına ise ‘biseksüel’ adı verilir. Eş cinsel bireylerin hormon profillerinde herhangi bir farklılık yoktur. Yani kişi hormonal bir bozukluk nedeniyle eşcinsel olmaz. Eşcinsellik bir hastalık değildir. Kişinin kendi isteğiyle seçtiği bir durum da değildir. Çok erken yaşlarda belirlenen, yaşın büyümesi ile kimliğin keşfi başlar ve ergenlikle birlikte giderek netleşir. Ve cinsel olgunluğa erişildiğinde kişi kendi yöneliminin farkındalığını sağlar.

Transseksüalite: En basit tanımı ile kişinin kendi cinsiyetinden rahatsız olup karşı cinse ait beden yapısına sahip olma isteğine denir. Erkek çocukluk döneminden itibaren karşı cinsin davranış özelliklerini gösterme, kendi bedeninden hoşlanmama, rahatsız olma, bedenini saklamaya çalışma belirtileri gösterir. Bir tercih ya da hastalık değildir.

EREKTİL DİSFONKSİYON (SERTLEŞME BOZUKLUĞU)

 

Ereksiyon (peniste sertleşme), bir uyaranla başlayan (düşünsel de olabilir) uygun hormonal salınım altında, sağlıklı bir penis anatomisine varlığında, iyi işleyen bir sinir sisteminin ortaya koyduğu nörovasküler bir reflekstir. Fiziksel nedenli herhangi bir sorun varlığında ereksiyon sorunları yaşanabildiği gibi ruhsal sıkıntılarda ve bilinçdışı çatışma ve duygulardan kaynaklanan aksamalar olabilir. Pek çok kişi ve ilişki faktörü de ereksiyon yanıtını bozabilmektedir.

Orta yaş ve üzeri erkeklerde, organik nedenli (tıbbi bir nedene bağlı), hastalıklarda ve ilaçların yan etkisi olarak ereksiyon sorunları daha fazla görülür.  Genç erkeklerde ise psikolojik kökene bağlı sorunlar daha ön plandadır.

Psikolojik kökenli ereksiyon bozukluklarında temel inanç erkeğin iktidar arayışı ve cinsellik hakkındaki bilinçdışı çatışmaları olarak tanımlanmakta idi. Bu görüş artık kabul görmemektedir. Günümüzde çiftin ilişki biçimleri, evlilik ya da aşk ilişkisindeki sıkıntıları, hayal kırıklıkları ve beklentilerinin ereksiyon sorunlarında daha önemli olduğu görüşü hakimdir. Hatta klinik uygulamada daha basit pek çok nedenin ereksiyon sorunlarında etkili olduğu görülmektedir. Performans kaygısı, kadın tarafından reddedilme korkusu, geçmişte yaşanan kısa süreli ereksiyon sorunundan dolayı gelişen iktidarsızlık beklentisini ve cinsel zevk konusunda kültürden kaynaklanan suçluluk duygusunu içerir. Bu duygular erkeğin cinsel deneyime odaklanmasına engel olabilir. Çünkü ereksiyon refleksinin doğru işlemesi için kaygılardan uzak cinsel eyleme odaklanma gereği vardır.

Bu tür basit nedenlerden kaynaklanan sorunlar, çift arasındaki ilişkiyi bozan endişeleri insancıllaştırmaya, açıklamaya ve azaltmaya çalışan cinsel terapiye genellikle son derece uyumludur. Cinsel terapi ile erkeğin kaygılardan uzak cinsel eyleme odaklanması mümkün hale gelir. Ve ereksiyon sorunu ortadan kalkmış olur.

 

                                                                                            Dr. Hatice ALKAN AKDAĞ

 

 

ERKEN BOŞALMA

Uzun yıllar vajinal girişten önce, girişte veya hemen sonra (3dk dan daha kısa sürede) boşalma olarak tanımlanmakta iken artık süre tanımından bağımsız boşalma kontrolünün sağlanamaması olarak kısaca tanımlanabilir. İlk kez cinsel ilişkide bulunan genç erkeklerde ya da cinsel birleşme tecrübesi olmayan erkeklerde daha sıktır. Sonradan çoğu erkek cinsel ilişki sırasında boşalma kontrolü geliştirebilir. Boşalma kontrolü öğrenilebilir bir farkındalıktır. Cinsel terapinin kurucuları Masters ve Johnson erken boşalmayı, cinsel ilişkinin %50 sinde eşin doyuma ulaşmasına kadar boşalmayı uzatabilme olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlama tamamen erkek odaklı olması, kadın kaynaklı faktörlerin göz ardı edilmesi ve beklentiyi yükseltmesi ve beraberinde yetersizlik duygusu yaratabilmesi nedeniyle artık kabul görmemektedir.

Erken boşalma sıklıkla aktif cinsel yaşamın başından beri vardır. Ergenlikte hızlı mastürbasyon öyküsü, bazen suçluluk duygusu ile yapılan mastürbasyon öyküsü vardır. İlerleyen yıllarda boşalma kontrolü öğrenilmiş olmasına rağmen stresli zamanlarda gerçekleşen cinsel ilişkide ve ilişki sıklığı arası açıklığında geçici olarak ikincil erken boşalma sorunu gelişebilmektedir. Erken boşalma sorunu olan erkeklerin birçoğu mastürbasyon sırasında ve yoğun ön sevişme sırasında cinsel birleşme olmadıkça boşalma süresini uzatabilmektedir.

Erken boşalma da tedavinin amacı boşalma kontrolünün sağlanabilmesi ve kişinin istediği zamanda ve haz duygusunda kayıp olmaksızın boşalmasının sağlanmasıdır. Tedavisi boşalma kontrolünün öğrenilebilmesini sağlayan cinsel terapidir. Yan etki olarak boşalmayı geciktiren ilaçların bu amaçla kullanılması, sürdürülebilirliği olmadığı ve diğer yan etkiler nedeniyle önerilmez.

 

Dr. Hatice ALKAN AKDAĞ

CİNSEL İSTEKSİZLİK

Cinsel istek; biyolojik ve zihinsel sürecin bir sonucudur. Nörofizyolojik ve psikolojik süreçler ile endokrin sistem tarafından oluşturulan bir motivasyon kaynağı ve içgüdüsel bir durumdur.

Cinsel isteksizlik; kadınlarda erkeklerden daha sık görülen, belli bir eşe ve sevişme şekline karşı, hemen her zaman kaçınma davranışının eşlik ettiği bir cinsel işlev bozukluğudur. Eşin cinsel arzu ve talepleri olduğunda isteksizlik daha da artar. Kadınlarda duygusal eksikliğe ve cinsel doyum yaşanmamasına tepki olarak ya da pasif bir dirençle iğrenme nedeniyle, erkekler ise başarısızlık korkusu gibi nedenlerle cinsellikten uzak durur. Eşin isteği, sert bir tutumla geri çevrilebilir, sabredilerek katlanılabilir ya da cinsellikten kaçışla sonuçlanabilir.

Cinsel yaşamın başından beri olabileceği gibi (bu kişilerde cinsel düşlem, mastürbasyon isteği de az ya da yoktur) sonradan da cinsel isteksizlik ortaya çıkabilir. Sonradan gelişmiş olan cinsel isteksizlik; cinsel bilgi ve deneyim yetersizliği, ilk gece korkusu, eşe yetemeyeceği düşüncesi, çocuk olması düşüncesi, çocuk doğduktan sonraki süreç, ilişki sorunlarına paralel, kendisi veya eşin stresli yaşam olayları, menapoz gibi nedenlere bağlı olabilir.

Cinsel isteksizlik, cinsel yaşamın başından beri varsa öncelikli olarak tıbbi nedenler (kronik fiziksel ve ruhsal hastalıklar) ve sürekli kullanılan ilaçlar araştırılmalıdır. Sonradan ortaya çıkan cinsel isteksizlikte ise eş ilişkisinde bozulma ön plandadır. Cinsel isteksizlik değerlendirmesinde tek başına eş ile olan durum değil, kişinin kendiliğinden gelen fantezi, mastürbasyon sıklığı, farklı kadın/erkekleri çekici bulup bulmadığı dikkate alınmalıdır.

Görüldüğü gibi cinsel isteksizlik bir çok faktörden ortaya çıkabilen, durumsal olabilen, altta yatan bir neden olduğunda kolaylıkla geri dönebilen, ilişki sorunlarında çift terapisi ve cinsel terapi ile çözüm üretilebilen bir işlev bozukluğudur.

                                                                                   Dr. Hatice ALKAN AKDAĞ

VAJİNİSMUS

Vajinismus, her 10 kadından birinin yaşadığı, kadın bedeninin cinsel birleşmeye izin vermeyecek şekilde kasılmasıdır. Temel bozukluk, vajina girişindeki kasların istemsiz kasılması ve girişe ilişkin kaygıdır. Bir anlamda kadının kendini psikolojik olarak koruma tepkisidir. Birleşme denemesinde vajenin kasılma özelliği olan dış 1/3 kaslarının kasılması, bacakların kapanması, itme davranışı gibi tepkilerle girişe izin vermemesidir. Vajinismusun gelişiminde en ağır basan neden kültürel inançlardır. Cinselliğin değersizleştirilmesi, cinsel şiddet, yanlış ya da eksik cinsel bilgiler, kızlık zarına atfedilen yük, gebelik korkusu gibi psikososyal nedenler vajinismusa yol açabilmektedir.her cinsel birleşme denemesi kadında yoğun endişe, sıkıntı, ağlama ve korku uyandırır. Ancak ‘giriş tehlikesi’ durduğunda yatışma olur. Kaçınma davranışına pasif tutumu ile eşlik eden erkek sorunun ertelenmesinde etkili olur. Genellikle kadınların genitalleri ile ilgili düşüncelerini çarpıttığına sıkça rastlanır. Vajinanın çok dar olduğu ya da çok fazla kanayacağı gibi felaket beklentileri vardır.

Vajinismus tedavisinde amaç vajen kaslarında kasılmaya neden olan koşullu yanıtı değiştirmektir. Duyarsızlaştırma teknikleri (ev ödevleri ile), anatomik ve fizyolojik bilgilendirme, yanlış inançlarla çalışma ve eş ilişkisinin değerlendirilmesi ile tedavi sağlanır.

SÜNNET

Sünnet bir gelenek, dini bir gereklilik olarak binlerce yıldır yapılagelmiş bir uygulamadır. Son yıllarda çocuk ruh sağlığının öneminin anlaşılması ile birlikte, sünnetin ruhsal gelişim açısından önemi konuşulmaya başlanmıştır.

Çocukların ruhsal gelişiminde cinsel kimlik açısından 3-6 yaş arası en önemli dönem kabul edilir. Bu dönemde çocuklar kız-erkek arasındaki farklılıkları keşfetmeye, kendilerince anlamlandırmaya çalışırlar. Kızların pisisi olmadığı fark eden erkek çocuk, kendi pipisini de kaybedebileceği (hadım edilme) korkusu yaşar. Buna kastrasyon korkusu denir. Toplumda pipisi olduğu için kıymetli olduğunu düşünen erkek çocuk ‘ pipisinin kesileceğini’ duyduğu an kaybetme duygusunun gerçekleşek olması nedeniyle yoğun bir korku ve endişe yaşar. Bu nedenle sünnetin ne olduğu, nasıl yapılacağı ve bunu çocuğa kimin anlattığı çok önemlidir. Tıbbi olarak bir zorunluluk yok ise ruhsal gelişim açısından 3-6 yaşları arasında sünnet önerilmemektedir. Bebeklik döneminde yapılan sünnette bu tür kaygılar ortaya çıkmayacaktır. Hatta bu dönemde iyileşme daha hızlı olduğundan bu süreci atlatmak daha kolay olacaktır. Eğer sünnet yaşı 6 yaş sonrasına bırakılmış ise tercihen babanın ya da çocuğun güvendiği bir kişinin sünnetin ne olduğunu, nasıl yapılacağını anlatmalıdır. Çocuğun dışarıdan duyduğu, kaybetme ve korkunç acılar yaşayacağı düşüncelerinin gerçek olmadığını, kesilmeyeceği, pipisinin ucunda bir düzeltme yapılacağı, uyuşturulacağı için işlem sırasında acı duymayacağıi sonrasında ne kadar acı hissedebileceği gibi rahatlatmalarla başından sonuna kadar tüm işlemler anlatılmalıdır. Yine işlemi yapacak olan hekim tarafından çocukla yakınlık sağlanarak anlatılması ve yapılması, çocuğun kaygılarını belirgin olarak azaltacaktır. Sünnet töreni, kıyafetler ve yapılan tüm etkinlikler eskiden beri çocuğun kaygısını azaltmaya yöneliktir. Bu nedenle bu tür bir organizasyon planlanıyorsa çocuk sünnet olduğunda eş zamanlı yapılması çocuk için rahatlatıcı olabilir.

Bir hekim tarafından, uygun hijyenik koşullarda, çocuğun güvendiği bir kişi ve işlemi yapacak hekim tarafından önceden bilgilendirilerek hazırlandığı bir sünnet, ruhsal olarak çocuğun çok sıkıntı yaşamadan atlatacağı bir ödev olacaktır.

DERS ÇALIŞMAK YA DA ÇALIŞAMAMAK

Okullar açıldığı zaman, tüm öğrenciler için zor akşamlar ve hafta sonları başlamaktadır. Ders çalışma zorunluluğunun verdiği isteksizlik, akılları çelen bilgisayar oyunları, ergenlik sorunları, aile çatışmaları gibi birçok neden ders çalışmanın önünde kocaman engeller olarak durmakta. Anne babalar, çocuklarının ders çalışmadığından, bir türlü bilgisayarın başından kalkıp derse başlamadıklarından, ders çalışırken bile kendilerini derse vermediğinden, yeterince çok çalışmadıklarından yakınırlar. Çocuklar ise ders çalışmak istedikleri halde konsantre olamamaktan, yeterince oyun oynayamadıklarından, ailelerinin kendilerinden çok şey beklediğinden, kimsenin kendilerini anlamadığından yakınırlar. Ders çalışmayı engelleyecek bir problem yoksa çocuk ve ailenin beklentilerini, çocuğun anlama ve çalışma kapasitesini belirleyip herkesin mutlu olacağı bir ortam sağlamalıyız. Çoğu zaman ailenin beklentilerinin, çocuğun gerçekleştirebileceği düzeye çekmek bile sıkıntı çözümünde önemli bir adım olmaktadır. Eğer çocukta öğrenme güçlüğü, dikkat eksikliği, kaygı bozukluğu ya da herhangi bir psikiyatrik bozukluk yoksa belki de sadece yol gösterilmeye ihtiyacı vardır. Ders çalışmak için ve çalışmanın verimliğini arttırmak için nelere dikkat edilmelidir?

  • Çalışma odasında televizyon, bilgisayar, cep telefonu gibi kolay akıl çeliciler bulunmamalıdır.
  • Masada çalışılmalı, koltuk, yatak gibi yerlerin çalışma amaçlı kullanılmasının uygun olmayacağı bilinmelidir. Çalışma masasının üstü dağınık ve kirli olmamalıdır.
  • Ders için gerekli, kullanılacak kitap gibi araç gereçler hazır bulundurulmalı, ihtiyaçlar için sürekli yerinden kalkması gerekmemelidir.
  • Ders çalışmaya başlamak için sadece karar vermek gereklidir, zira ders çalışma isteği beklenirse, hiçbir zaman gelmeyecektir.

 

Aileler uygun ders çalışma koşullarının sağlanmasından sorumludurlar. Çocuğun ders çalışmasına mani olacak bir durum ya da sağlık sorunu yoksa artık tüm sorumluluğu çocuklarına bırakmalıdırlar. Ödev takibi, ders programına göre çanta hazırlama, ihtiyaçlarını önceden bildirme, ödevin tamamlanması tamamen çocuğa ait bir sorumluluk olup, olumlu ve olumsuz yöndeki tüm sonuçlar da ona aittir. Ailenin çocuğa düşen sorumlulukları yapması, çalışması yönünde telkinde bulunması, ders çalışması karşılığında ödül vaad etmesi hiçbir şeyi değiştirmeyeceği gibi sorunu büyütmektedir. Yapıcı ve kararlı bir duruş ile herkesin üzerine düşeni yapması ve çözümlerin ortak kararlarla alınması bir çok engeli aşacaktır.

 

 

YEME BOZUKLUKLARI

ANOREKSİYA NERVOSA

Anoreksiya ‘yemek yememe’ rahatsızlığının tıpta kullanılan adıdır. Kişilerde yoğun bir kilo alma korkusu ile yemek miktarlarında aşırı kısıtlamalar ve ileri düzeyde ciddi zayıflamalar görülür. Sadece bedeni değil ruh sağılığı da bu hastalıkta önemli ölçüde etkilenir. Diyetle başlayan zayıflama süreci kontrolden çıkarak ne kadar zayıflanırsa zayıflansın, beden imajındaki bozulma nedeniyle kendini kilolu görmeye devam eder. Sürekli yediği gıdaların kalorileri hesaplanır, diyet ve kilo düşüncelerinden bir türlü uzaklaşılamaz. Aslında anoreksiyalı kişiler normal kiloda yada daha zayıftırlar. Ama bunu görmezler ve söylendiğinde inanmazlar. Çoğunlukla bunun bir sorun olduğunu kabul etmezler ve kendilerinin böyle bir sorunu olduğunu ret ederler. Kilo almaktan korkup, normal kiloda kalmayı kabul etmezler. Tüm yaşamlarını kiloya ve kilo vermeye odaklarlar. Saplantı düzeyinde diyet ve kilo takıntıları vardır. Yiyecek miktarını çok çok azaltmışlardır, yüklenme şeklinde egzersiz yaparak, kilo almamak adına kusma, bağırsak çalıştırıcı ilaçlar ve içeriği bilinmeyen zayıflama hapı gibi yabancı madde kullanırlar.

  1. yüzyıldan beri yeme bozukluğu olarak tanımlanmakla birlikte tarihçesi oldukça dikkat çekicidir. Eski doğu kültürleri ve Hıristiyanlığın erken dönemlerinde görülen hedonizm ve çilecilik insanların kendini açlığa bırakmasına yol açtı. Ve hemen her dinde yememe ya da kısıtlı yeme yaratıcı ile kulu arasında şükür ve ödül mekanizmalarının ana unsurlarından biri olmuştur. İnanç ve kültürel davranışların yeme bozukluklarında önemli bir etkisi olduğu düşüncesi uzun zamandır kabul görmektedir. Özellikle batı toplumunda idealize edilen ince ve uzun beden tipinin anoreksiya gelişiminde önemli bir etkisi olduğu düşünülmektedir. Bir diğer görüşte feminist ve kültürel yaklaşımlar birleştirilerek ‘iki dünya varsayımı’ ortaya atılmıştır (Katzman ve Lee). Buna göre yeme reddi, bireyin içinde bulunduğu geçiş döneminin güçlükleri ile başa çıkma mekanizmasını ifade eder. Kişi yaşam biçiminde, sosyal ve politik görüşünde ya da ülkesinden koparak yeni dünyasındaki ülkeye, sosyo ekonomik duruma ya da kültüre uyma çabası olarak fiziksel kendiliğini mükemmele ulaştırma çabası olarak yemeyi rededer.

Ailesinde yeme bozukluğu, depresyon, alkol ve madde kötüye kullanımı olanlar, biyolojik olarak erken adet gören ve hafif kilolu olanlar, meslek olarak bedeni sürekli kontrol altında tutması gerekenler (sporcular, mankenler…), ruhsal olarak yoğun stres altında olanlar (boşanma veya ayrılık süreci, yas vb.), sürekli kaygılı bir kişiliğe sahip olanlar ve tabii ki mükemmeliyetçiler anoreksiyaya (yeme bozukluklarına) daha meyilli kişilerdir. Genelleştirme her zaman geçerli olmamakla birlikte anoreksiyalı kişilerde; özgüven azlığı, duygularını ifade etmede güçlük, stresle başa çıkma zorluğu, sürekli etrafındakileri memnun etme ihtiyacı, kusursuz olma beklentisi, aileden ayrılamama, ailenin yüksek hedef ve depresyon gibi psikiyatrik hastalılar, agresif yada yaşına uygun olmayan davranış paterni, sosyal içe çekilme ve takıntı bozuklukları (Obsesif kompulsif bozukluk) gibi ruhsal değişiklikler sıklıkla eşlik eder. Aşırı kilo kaybına ve beslenme bozukluklarına bağlı olarak adet düzensizliği, ishal gibi sindirim sistemi bozuklukları, cilt, saç ve tırnaklarda bozulma gibi nispeten hafif bedensel belirtiler ile ileri evrede hayati tehlike bile görülebilir.

Tanı konulmasında yaşa ve boya göre beklenen beden ağırlığının altında olmak (daha üstünde bir kiloyu kabul etmeme), kilo almaktan aşırı şekilde korkma ve adet görmeme temel belirtilerdir. Beden algısındaki bozulma, kişilerin zayıf olduklarını kabul etmeme ile bedenlerinin bazı bölgelerinin büyük/geniş olduğuna inanma arasında değişir. Hastalığın ciddiyetini inkar etme çoğu hastada önemli bir bulgu olup, kilo vermeyi sürdürmek ya da kilo almayı önlemeye yönelik aşırı yavaş yemek, çok az yemek, aşırı egzersiz yapmak gibi davranışlar geliştirebilirler.

Anoreksiya nervozanın yol açtığı fiziksel sonuçlar

İskelet sistemi Yaygın kemik ve kas ağrısı, iskelet gelişiminin durması
Kalp/dolaşım sistemi Çarpıntı, düzensiz zayıf nabız, tansiyon düşüklüğü, nefes darlığı
Hormonal sistem Adet görmeme, Seksüel gelişinin durması, cinsel isteksizlik
Cilt Saçlarda dökülme, kırılma, akne, kötü cılız tüylenme, tırnak yapısında bozulma
Sindirim sistemi Kusma, karın ağrısı, şişkinlik, kabızlık, ishal
Sinir sistemi Konsantrasyon güçlüğü, şaşkınlık hali, depresyon, çabuk öfkelenme
Diğer Güçsüzlük, yorgunluk, parmak uçlarında soğukluk, kan pıhtılaşmasında anormallikler, dişeti sorunları, çabuk üşüme…

 

 

BULİMİYA NERVOZA

Bulimiya, tıkınırcasına yeme nöbetlerini takiben sıklıkla kusma ya da laksatif kullanımı gibi kilo almaya engel davranışlarla seyreden bir hastalıktır. Anoreksiyalılardan en önemli farkları genellikle normal kilolu ya da kilolu olabilmeleridir. Ancak çok zayıf değildirler. Tanı için vücut ağırlığı ölçüt değildir. Tıkınırcasına yemek ve çıkarma/arınma davranışı ile kilo alma korkusu yeterlidir.

Tıkınırcasına yemek; aşırı miktarda yiyeceğin, çok kısa sürede tüketilmesidir. Çoğunlukla kolay sindirilen yüksek kalorili gıdalar tercih edilir. Sağlıklı ve doğru olmadığının farkındadırlar ancak engelleyemezler. Tıkınırcasına yeme atağı her gün de olabilir, ayda birkaç kez de. Ve yaklaşık olarak 1 saat sürer. Yemek yeme sırasındaki kontrol kaybı bir anda kendiliğinden başlayabileceği gibi hastaların gizleyebilecekleri zaman ve mekan planlamasıyla da başlayabilir.

Yeme ataklarını başlatan şey çoğu zaman açlık değil, kaygılı yaratan bir durum ya da depresyondur. Hastalar yemek yedikleri esnada bu ruh halinden kurtulmakta ancak sonrasında üzerine bir de suçluluk duygusu ve pişmanlığın eklendiği olumsuz bir duygulanıma sahip olmaktadırlar. Yeme atağı açlıkla başlamadığı gibi toklukla da bitmez. Yemeğin tükenmesi, bulantı hissi, karında rahatsızlık nedeniyle yemek sonlanır. Suçluluk duygusu ve rahatsızlık hissi beraberinde arınma/kurtulma ihtiyacını da beraber getirir. En sık kullanılan arınma yöntemi (hastaların %85-90’ı) kusmadır. Kusma başlangıçta provakatif bir uyarıyla sağlanırken, ilerleyen dönemde herhangi bir mekanik ya da kimyasal uyarıya gerek kalmaksızın isteyerek kusabilirler. Yaklaşık üçte birinde laksatif kötüye kullanımı da vardır.

Bulimia nervozanın yol açtığı fiziksel sonuçlar

İskelet sistemi Yaygın kemik ve kas ağrısı, boy kısalığı
Dolaşım sistemi Güçsüzlük, çarpıntı
Üreme sistemi Doğurganlıkta azalma
Cilt El sırtında yaralar, peteşiler
Sindirim sistemi Mide yanması, reflü, kanama, tükrük bezlerinde büyüme
Sinir sistemi Konsantrasyon güçlüğü, şaşkınlık hali, depresyon, çabuk öfkelenme
Diğer İş çürümesi, boyunda şişlik, güçsüzlük, yorgunluk,

 

YEME BOZUKLUKLARINDA SÜREÇ

Anoreksiya hastalarının %40’ında tam, %30’unda orta düzeyde iyileşme gözlenirken %20 sinde kötü sonlanım vardır. Hastalık erken yaşlarda başladığında hızla tanı konup tedavi başlandığında tam iyileşme oranı %70 lere varmaktadır. Bulimiya nervosa sık iyileşme ve sık hastalık nüksleriyle gider. Uzun dönem tedavi başarı oranları değişmekle birlikte anoreksiyaya göre daha iyidir. Beden ağırlığı ve şekli ile aşırı uğraşların olması ve çocukluk dönemi obezite öyküsünün olması kötü sonlanım ile ilişkilidir.

Uzun süredir devam eden yeme bozukluklarında kan ve biyokimyasal bozukluklar, vitamin yetersizlikleri, kemik mineral yoğunluğunda azalma, hormonal anormallikler eşlik eder. Bu nedenle tüm yeme bozuklukları detaylı tetkik edilmeli, ortaya çıkan sorunla ilgili branşlarla ortak tedavi yürütülmelidir. Önemli ölçüde kilo kaybı var ise (BMI≤ 13) hastaneye yatış düşünülmelidir.

Bireysel psikoterapiler, belirli durumlarda aile terapileri ve ilaç desteğiyle (SSRI) hastanın durumuna göre bazen ayrı ayrı bazen bir arada tedavi düzenlenir.