Kategori: <span>Psikiyatri</span>

Kişilik ve Kişilik Bozuklukları

 Kişiliğimiz genel olarak davranışlarımıza egemen olan genetik yapımızı, aile ve sosyal çevremizden öğrendiklerimizi kapsayan, algılama, düşünme, başa çıkma davranışlarımızı anlatan bir kavramdır. Tanımındaki pek çok farklı etkenin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir kavram olması yani doğası gereği hepimizin farklı bir kişiliği var. Kişiliğimiz bizi koruyan ve topluma uyumlu bireyler haline getiren özellikler gösterebildiği gibi bazılarında yıkıcı, uyumsuz ve kişinin aleyhine bir yapılanma da gösterebiliyor. İşte böyle bir durumda kişilik özelliklerinden değil kişilik bozukluklarından bahsediyoruz. Kişilik bozukluklarını tek tek ele almadan önce benzer özellikler gösteren patolojik olmayan kişiliklere bakalım. Kişilik özellikleriyle ilgili pek çok bakış açısı ve sınıflama yapılmıştır.  Bunlardan en yaygın kullanılanı ‘A Tipi’ ve ‘B Tipi’ özellikler gösteren kişilik sınıflamasıdır.

A TİPİ KİŞİLİKLER

Bu kişilik özelliklerine sahip bireyler başarılı, birçok şeyi aynı anda yapabilen, zamanla yarışan, işinde ve özel yaşamında kontrolü bırakamayan, sürekli hareket halinde ve hızlı konuşan hareket eden, sabırsız, güzel şeyleri fark edemeyecek kadar meşgul olan ya da meşguliyet bulan, sıklıkla el kol hareketleri yapan, öfkeli, tahammülü düşük özellikler gösterirler. Çok çalıştıkları ve başarılı yönelimli oldukları için rekabetçidirler de. Bu kişilik özelliklerine sahip bireylerin kalp hastalıkları ve genel sağlık sorunlarına açık olduğu pek çok çalışmada ortaya konulmuştur.

B TİPİ KİŞİLİKLER

Genellikle toplumda sakin bireyler olarak tanımlanan kişileri görüyoruz bu grupta. Daha rahat, daha az rekabetçi, daha az yıkıcı davranış gösterirler. Elbette stres yaşarlar ancak strese verilen reaksiyonlarda daha az zorlanır ve paniğe kapılırlar. İşlerini yavaş ve sistemli yaparlar, genellikle hallerinden memnun, çok göze batmak istemeyen, sabırlı, ağır kanlı insanlardır. Sıklıkla sorumluluklarını gecikmeli yaparlar ve gecikmeler karşısında da sinirlenmezler.

Pek çok farklı kişilik özelliklerine sahibiz ve kişiliğimiz bizleri topluma, çevreye ve mesleğe uyumlu insanlar kılabiliyorken bazı kişilikle ilgili rahatsızlıklar da tam tersi yıkıcı, uyumsuz ve kendimiz için bile büyük sorun haline getiriyor. Yani kişiliğimiz hastalanıyor ve ‘Kişilik bozukluları’ ortaya çıkıyor. Neyse ki kişilik bozuklukları genele oranla çok daha az karşılaştığımız durumlar. Zira çok yaygın olmaları toplum barışını mümkün kılmazdı.  Kişilik bozukluklarında kalıtsallık, ailenin toplumsal konumu, aile üyelerinin geçirdiği hastalıklar, aile üyelerinin birbirlerine tutum ve davranışları, fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddete maruz kalma önemli rol oynamaktadır.  Şimdi Amerikan Psikiyatri Birliğinin DSM IV sınıflamasında yer aldığı haliyle kişilik bozukluklarının özelliklerini gözden geçirelim.

 

 

PARANOİD KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Bozukluğun en temel özelliği, başkalarının davranışlarını yersiz biçimde kötü niyetli olarak yorumlayıp sürekli bir güvensizlik içinde olmalarıdır. Toplumda yaygınlık oranının %0,5-2,5 olduğu tahmin edilmektedir. Yeterli kanıt göstermeksizin başkalarının kendisine zarar verdiğini, sömürdüğü, aldattığını düşünür. Kendisine yakın insanların güvenilirliklerini sorgular ve kuşkularının gerçekliğini ortaya çıkarmak için efor harcar. Söylediklerinin kendisine karşı kullanılacağını düşündüğü için başkalarına sır vermez. Başkalarını söz ve davranışlarında gizli anlamlar arar. Çevresindekilerin davranışlarını olumsuz yorumlaması neticesinde bu söz ve davranışları kendi saygınlığına bir saldırı olarak algıladığında kırıcı, öfkeli hatta saldırgan tepkiler veriri. Sevgili ya da eşlerinin sadakatinden kuşkulanır ve kıskançlıklarıyla onlara yaşamı dar ederler.

 

ŞİZOTİPAL KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Temel özelliği farklı koşullarda ortaya çıkan, zihinsel ya da algısal çarpıklıklarla olağan dışı davranışlar göstermeleridir. Toplumsal ve kişiler arası ilişkilerde bozulma, tuhaf görünüş ve düşünme biçimleriyle dikkat çekerler. Toplumda görülme sıklığı %3 civarındadır. Davranış ve düşüncelerinde garip, büyüsel, tuhaflıklar vardır. Altıncı his, telepati, gaipten haber verme gibi inanışları vardır. Hezeyan boyutunda olmamakla birlikte değiştirilmeye dirençli inançları vardır. Kuşkuculuk özellikleri nedeniyle güvende hissetmedikleri ortamlarda ve tanıdık olamayan kimselerin yanında rahatsızlık duyarlar. Olağan dışı algısal yaşantıları nedeniyle garip giyimleri, kendi kendine konuşmaları, uygunsuz davranışları olabilir. Yoğun stres altında gerçeği değerlendirmeleri bozularak psikotik özellikler gösterebilirler. İlişkilerinde çok yakın ya da çok uzak olabilirler. Çok yakınlarının dışında pek arkadaş ya da sosyal çevreleri yoktur.

 

ŞİZOİD KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Bu kişilerin en temel özellikleri; kişiler arası ve toplumsal ilişkilerinin zayıf olması ve başkalarının yanında duygularını ifade etmekten kaçınmalarıdır. Sıklıkla genç erişkinlik döneminde başlamaktadır. Görülme sıklığı ile ilgili araştırmalar yetersizdir çünkü, klinik başvuruları oldukça azdır. Ve tedaviye en çok direnen kişilik yapılarından biridir. Farklı durumlarda ortaya çıkan sürekli kayıtsızlık, duygusal tepkilerde kısıtlılık ve duyarsızlık hakimdir. Benzer şekilde başkalarının övgü, yakınlaşma çabalarına ve eleştirilerine de kayıtsızlık gösterirler. Aile üyeleri dahil olmak üzere yakın ilişkilerden hoşlanmaz, zevk almaz ve istemezler. Genellikle tek başlarına etkinlikte bulunmayı tercih ederler, kendi dünyalarında tek düze bir duygulanımdadırlar. Öfke, sevinç, korku gibi duyguları hissetseler bile belli etmezler. Yakın arkadaşı ya yoktur ya da tek bir kişidir. Onjunla da arakadaşlığını dostluk düzeyinde yaşayabilmesi zordur.

 

 

                                                       

ANTİSOSYAL KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Toplumda erkeklerde %3 kadınlarda %1 sıklıkta görülen antisosyal kişilik bozukluğu devam eden ve yıkıcı bir biçiMde kendisinden başkasının haklarını tanımama ve başka insanların haklarını çiğneme davranışının esas olduğu bir bozukluktur. Sosyopat ve psikopat gibi tanımlarda bu bozukluk için sıklıkla kullanılmaktadır. Ergenlik döneminde görülen bazı davranış bozuklukları antisosyal özelliklerle uyumlu gibi görünse de bu tanının konabilmesi kişinin 18 yaşını aşmış olması gerekmektedir. Antisosyal kişilik bozukluğu olanlar sorumsuz ve toplum karşıtı tavırlarıyla bilinirler. Davranışları dürtüseldir, yineleyen kavga, sinirlilik saldırganlık, adli suç da işleyebilecek düzeyde tekrarlayan yasa dışı eylemlerde bulunabilirler. En önmeli özellikleri saldırganca olan bu davranışlarından ötürü vicdan azabı çekmezler. Başkalarına verdikleri zarar karşısında ilgisiz, kayıtsız kalırlar, yaptıklarına kendilerince mantıklı açıklamalar getirmeye çalışırlar. Yalan söyleme, kendi çıkarları için başkalarını kullanma, aldatma eğilimleri yüksektir. Hayatta bir hedefleri ve planları yoktur. Kişilik ve yaşama hakkına saygı göstermeyen, potansiyel suç işleme eğilimi olan insanlardır.

 

BORDERLİNE (SINIRDA) KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Sınırda kişilik bozukluğuna sahip insanlar kimlik duygusunda ve kişiler arası ilişkilerde tutarsızlık yaşamalarıyla karakterizedirler. Dürtülerini kontrol etmekte zorlanırlar. Toplumda %2-3 sıklıkta borderline kişilik bozukluğu görülür. Kadınlarda erkeklerden 3 kat daha fazladır. Kaybetmekten ret edilmekten, terk edilmekten kaçınırlar. Sürekli bir boşluk duygusu hakimdir. İlişkilerinde ya en diplerde ya en yüksekte duygulanım gösterirler. Tutarsız ve gergindirler. Kendine zarar verme olasılığı yüksek davranışlar gösterirler. (Madde kullanımı, cinsellik, tehlikeli araç kullanmak, tıkınırcasına yemek yemek gibi…)  Yineleyen intihar davranışları, girişim ve tehditleri vardır. Uygunsuz öfkelenme ve öfkelerini denetlemekte güçlük çekerler. Benlik algıları, arkadaş ilişkilerinde yakınlık, seçimleri sürekli değişkenlik gösterir. Yoğun stres altında gelip geçici psikotik belirti sergileyebilirler.

 

 

HİSTRİONİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Histirionik kişilik bozukluğunun en temel özelliği hemen her alanda aşırı bir duygusallık gösterme ve ilgi çekme ihtiyacı içinde olmalarıdır. Erişkinlik döneminde başlayan sürekli beğenilme, övülme, güvenilme ihtiyacını gösterirler ve beklerler. İlgi odağı olmadıkları durumlardan rahatsız olurlar. Görünüşleri ve davranışları cinsel yönden baştan çıkarıcıdır. Hızlı değişen ve yüzeysel bir duygulanım gösterirler. Duyguları çok kolay değişir, gülerken ağlamaya, ağlarken gülmeye başlayabilirler. Başkalarını etkilemeye yönelik yapmacık davranışlar sergilerler. Telkine yatkındırlar, ilgilenildiğini hissettikleri durumlarda başkalarından kolayca etkilenirler. İnsanlarla ilişkilerinde hızla yakınlaşan, yakın ilişki kurulması gerektiğine inanan insanlardır.

 

NARSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Narsistik kişilik bozukluğu, erken erişkin döneminde başlayan kendisine hayranlık duyulması ihtiyacı ve başkalarının duygularını anlamaktaki yetersizlikle karakterize davranışlarda ve düşlemlerde (fantazilerde) ortaya çıkan büyüklük duygularının hakim olduğu bir bozukluktur. Bu kişiler kendisini başkasının yerine koymakta ve ilişki kurduğu insanları anlamakta aşırı duyarlılık gösterirler. Genel popülasyonda görülme sıklığı %2-6 dır. Kendilerinin çok önemli olduğu duygusu taşıyıp, yeterli bir başarı göstermemelerine rağmen üstün biri olarak kabul edilmeyi beklerler. Kendisine yapılan eleştirilere öfke, aşağılanmış ve utanç duygularıyla karşılık verirler. Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ve kusursuzluk üzerine kafa yorarlar. Sürekli, ilgi, sevgi, ve saygı görmeyi beklerler. Kendisinde hak gördüğü için kendisini ancak üstün insanların anlayabileceği, ve ancak üst düzeydeki insanlarla anlaşabileceklerini düşünürler. Küçümseyici ve kıskançtırlar. Kendi çıkarları için başkalarının zayıf yanlarını kullanır hak ettiklerini düşündükleri şeyler için karşısındaki zor durumda bırakabilirler. Kendi üstünlükleri nedeniyle herhangi bir tedavi yaklaşımını ancak kendileri uygun görürse alabilirler.

 

            ÇEKİNGEN KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Bu kişilik bozukluğu, yetersizlik duyguları ve eleştiri yada olumsuzluğa karşı insanın toplumsal ilişkilerinden uzak durması ve sosyal ketlenme ile karakterizedir. Toplumda %0,5-1 oranında görülür. Toplumsal ilişkilerden uzak durmasının nedeni, şizoidlerde olduğu gibi isteksizlik olmayıp tam tersine böyle ilişkileri istediği halde bir türlü buna cesaret edememesidir. Eleştirilecek, istenmeyecek ya da dışlanacağı korkusuyla kişiler arası etkileşime girmekten kaçınırlar. Eleştiri veya kabul görmeme durumunda kolayca incinebilirler. Birinci derecede akrabaları dışında arkadaşları yoktur ya da bir kişidir , bu kişi ile de yakın ilişki kurmakta güçlük çekerler. Kendilerini yetersiz ya da başkalarından aşağı görürler. Çok hakim oldukları bir konuda bile söz alamazlar, tutukluk yaşarlar. Bu nedenle bazı toplumsal ve mesleki etkinliklere katılmayı reddeder. Başkalarının yanında yanlış bir şey söyleyeceğinden, yüzünün kızaracağından, çok fazla sıkıntıya gireceğinden korkar ve toplumsal etkinliklere katılmak yeni insanlarla tanışmak istemezler.

 

 

 

BAĞIMLI KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Temel özelliği, erken erişkinlik döneminde başlayan ayrılma, terk edilme korkusuyla bağımlı ve boyun eğici tutumlar gösteren bir kişilik yapısıyla karakterizedir. Psikiyatri kliniklerinde en sık karşılaşılan kişilik yapılanmasıdır. Ama sıklıkla bağımlı kişilik özellikleri nedeniyle değil de bunun sonucu olan yakınmalarla başvururlar. Başkalarından yeterince öğüt ya da destek almazlarsa günlük yaşam faaliyetlerinde bile karar alamazlar. Bağımlı kişilik bozukluğu olan kimseler, başkalarının öğüdü veya desteği olmaksızın gündelik kararlarını veremezler. Önemli kararlarını onların yerine başkaları verir. Başkaları onun için çok önemlidir, onların hatalı düşündüklerine inandığı zaman bile, dışlanacağı korkusuyla aynı düşünceyi paylaştığını söyler. Hatta sıklıkla başkalarının görünüşü onaylayıcı tutum sergiler.  Başkalarının kendisini sevmelerini sağlamak, bakım ve desteğini almak için hoş olmayan veya küçük düşürücü şeyleri yapabilecek kadar ileriye gidebilir. Tek başlarına çaresiz hissettikleri için yakın arkadaşları onu terk ettiğinde yaşamla başa çıkamayacağını düşündüğü için korku yaşar. Yakın ilişkileri sonlandığında hemen başka bir ilişki arayışına girer.

 

OBSESİF-KOMPULSİF KİŞİLİK BOZUKLUĞU (OKKB)

Bu kişilik bozukluğunun karakteristik özellikleri erken erişkinlik döneminden itibaren kusursuz, mükemmeliyetçi, ve katı bir kişilik örüntüsü göstermesidir. Toplumda %1 sıklıkta görülür. Düzen, zihinsel ve kişiler arası ilişkilerde kontrollü olmak üzerine kafa yorarlar. Yaptıkları işlerde asıl amacı unutacak kadar detaylarla uğraşır, kurallar, listeler, programlar üzerinde detaylarda boğulurlar. Bu da işin bitmesini güçleştirir. En doğrusunu kendisinin yapacağına inandığı için iş paylaşımında bulunamaz ya da görev verdiği insanları da sürekli denetleme ihtiyacı duyar. Tam bir ahlak ve değer düşkünüdür. Vicdanının sesini dinle kuralları esnetemez. Duygusal anlatımı kısıtlı, eskiyen eşyalarını elden çıkarmakta zorlanan, hediyeleşemeyen para konularında cimridirler.

 

PASİF-AGRESİF KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Pasif-agresif kişilik bozukluğuna sahip bireylerin en temel özellikleri erken erişkin döneminden itibaren toplumsal ve mesleki yeterlilik göstermesi için kendisinden istenilenlere pasif bir direnç gösteriyor oluşlarıdır. Net bir şeklide yapmak istediklerine hayır demezler ama o işi her işi sürüncemede bırakır hatta hiçbir işi zamanında yetiştiremezler. İstemediği durumlarda tartışmaya girer, uzatır, kızar, küserler. Kasıtlı olarak yavaş ve kötü çalışıyor gibi görünür. Unuttuğunu öne sürerek yükümlülükleri yerine getirmez. Yetkili durumdaki kişileri anlamsız yere eleştirir veya küçümser. Gurup çalışmalarında kendi payına düşen bölümü yapmaz. Tüm bunlara rağmen işleri en iyi kendisinin yaptığını düşünür.

 

İntihar Etmek İsteyen Hastalara Nasıl Yaklaşılmalı?

İNTİHAR

İnsanoğlu var olduğundan beri bilinen yaşam hakkından vazgeçme yani intihar son günlerde sıkça medyada yer alması nedeniyle üzerinde durulması, nedenlerinin ortaya konması ve çözümcül yaklaşımlar benimsenmesi açısından irdelenmesi gereken bir olgudur. Bireysel bir sorun gibi görünmekle birlikte, toplumda karşılığı olan, yanlış örnek teşkil edebilecek, sonraki nesillere de aktardığı duygusal yük nedeniyle aslında çok önemli bir halk sağlığı sorunudur.

Her yıl dünyada 800 binden fazla kişi intihar sonucu yaşamını yitirmektedir. Tüm dünyada ölüm nedenleri arasında ilk 10 sırada yer almaktadır. 15-24 yaş arasında ölüm nedenlerinde ise 3. sırada yer alır. Ama hemen her yaşta insanın çeşitli nedenlerle intiharla yaşamına son verdiğini görmekteyiz. Nedenleri her insan için farklı olmakla birlikte daha ruhsal bozukluğu olan bireyleri kapsadığına inanırız. Oysa ki psikiyatrik bir tanısı olmayan kişilerin de özellikle gençlerin düzelebilecek, çözüm üretilebilecek durumlarda da kendilerini çıkmazda hissedip ölümü bir çıkış noktası olarak gördüğü ve yaşamına son verdiklerini biliyoruz.  Başarı beklentisi, aile baskısı, intiharı yücelten oyun/film/müzikler, bizim ülkemizde hala çok etkin bir şekilde devam eden töre gençlerin sağlıklı bireyler iken ölüme gidişlerini arttırıyor. Gençlerin intiharında arkadaşlarınca dışlanma, örselenme, fiziksel ya da cinsel istismar, prestij kaybı, aile içi huzursuzluklar daha ön planda. Elbette her bir nedene maruz kalan kişi intihar etmiyor, yaşama duygusunun körelmesine neden olan içe kapanıklık, özgüven eksikliği, sosyal ilişkilerde yetersizlik, kırılganlık intihara sürükleyen nedenlerle baş edememek, engellenmeye tahammülü düşük olmak, stresle başa çıkamamak intiharı bir yol haline getiriyor. Bazen de daha acı bir biçimde gençlerin anne/babayı/sevgiliyi cezalandırmak ya da kıymetlerinin anlaşılması sağlamak amacıyla aslında gerçek bir ölümü istemeyip ‘intihara kalkışma’ sürecinde girişimin istenmeden ölümle sonuçlandığını görüyoruz.

Ruhsal hastalıklar arasında ise en yaygın duygu durum bozuklukları (bipolar bozukluk, depresyon), madde kullanımı, psikotik bozukluklar ve boşuk ve çaresizlik duygusunun baskın olduğu kişilik yapılanmalarında intihar eğilimi görmekteyiz.  Ruhsal hastalıklarda bir tedavi sürecinde intihar eğilimi daha kolay saptanabilirken böyle bir yardım almanın toplumdaki damgalayıcı etkisiyle hekime başvurmayan kişiler de bazı işaretlerini fark etmemiz mümkün. İntihar eden kişinin en az 1 kez bu düşüncesini biriyle paylaştığını, öncesinde davranışlarında olağanın dışında bir farklılık olduğunu (belirgin içe kapanma gibi), sözlerinde yaşama dair umutsuzluk, yaşamın anlamsızlığını dile getirdiğini, zevk aldığı etkinliklere ilgisini kaybettiğini görmekteyiz.

Kimler risk altındadır?

Ruhsal hastalığı olanlar (6-10 kat daha yüksek risk), sorunlu bireylerin olduğu ailede büyüyenler, çatışmaların olduğu evliliklerde, ebeveynlerden birinin mahkum olduğu aile bireyler, eş kaybı yaşayanlar, ciddi mevki ve ya itibar kaybı yaşayanlar, işsiz kalanlar (3 kat daha fazla) ve kronik hastalıkla mücadele edenler, model olabilecek bir tanıdığın intiharına şahit olanlar, medya da farkında olunmadan özendirici yada son çare gibi sunulan haberlere şahit olanlar daha fazla risk altındadır.

 

Neler yapılabilir?

Öncelikli hedefimiz risk sayılabilecek durumlarda bireyin ve ailenin farkındalığını sağlamaktır. Çocuk ve gençlerimizi çözümsüzlük ve umutsuzluk girdabından korumak adına anne babaların evlatlarını etkin bir şekilde dinlemelerini, sorunlarına yargılamadan yaklaşmalarını, problemlerden öncesinde haberdar olabilmek adına düşüncelerini söyleyebilme ortamı sağlamalarını, aşılması güç hiyerarşik baskı oluşturmamalarını, kapasitelerin üzerinde onlar adına hedef koymamalarını, sorun çözme becerilerini geliştirmelerine izin verecek şekilde sorumluluk vermelerini ve herhangi bir sıkıntı fark ettiklerinde bir uzmana danışmalarını  önermekteyiz.

Erişkin bireylerin kendilerini umutsuz, çaresiz hissettiği durumlarda tüm önyargılardan sıyrılarak bir ruh sağlığı profesyonelinden destek alabileceğini, bunun bir damgalanma yaratmayacağını, insanın var olduğu sürece her sıkıntının bir çözümü olabileceği inancını hissetmelerini sağlayacak toplum ruh sağlığı bilincini güçlendirecek sağlık politikaları üretmeliyiz.  Aynı şekilde medyanın insan davranışları üzerindeki etkisi gözetilerek verilen intihar haberlerinin bir çözüm olarak gösterilmemesi, özendirici, onurlu ve cesur bir davranış gibi sunulmaması, yöntemle ilgili detaylı bilgi verilmemesi, çözüm yolları arayanlar için bilgilendirici ve yardım kuruluşlarına yönlendirici içerik taşımalarına özen gösterilmelidir.

Neden, sonuç ve çözüm önerileri açısından bir bütün olarak değerlendirildiğinde, intiharın bir halk sağlığı sorunu olduğunu kabul etmek ve hem bireysel hem de toplumsal olarak bilinçlenmek ve intihar eğilimi olan bireylere her kesimce yardımcı olunma ihtiyacı açıktır. En önemli ihtiyacımız yüksek benlik algısı olan ve umutlu bireyler yetiştirebilmektir.

 

 

 

Öfke Probleminden Kurtulmak Mümkün Mü ?

Son yıllarda giderek artan bir şekilde evde, iş yerinde, okulda, trafikte, hastanede ve aslında hemen her yerde çok öfkeliyiz. Ve daha sık olarak da öfkelenmeye hazır bireyleriz. Yapı taşı olduğumuz toplumda gün geçtikçe korkutucu sonuçlarıyla yüzleştiğimiz, üzerinde ciddi düşünmemiz gereken, kontrol altına almak için yöntemler geliştirmek zorunda olduğumuz büyük bir öfke sorunuyla karşı karşıyayız. Öfkeliyiz çünkü sözel (sanal) iletişimin son hızda gerçekleştiği dünyada duygusal alanda iletişimsizlik yaşıyoruz, insani ilişkilerimiz kopuyor, duygu ve düşüncelerimizi ifade edecek alan bulamıyoruz. Engellenmeler, yoksunluklar arttıkça da içimizde biriken öfke kabarmaya devam ediyor. Bu nedenle öfkeyi anlamamız, nasıl kontrol edebileceğimiz sorusuna cevap bulmamız daha da büyük bir ihtiyaç haline geliyor.

  1. Öfke nedir?

Öfke, hepimizin içini daraltan, bedenimizin çalışmasını değiştiren, konuşmamızı hızlandıran, ses tonumuzu yükselten, tüm dikkatimizi bizi kışkırtan kişi veya kişilere yönelten bir duygudur. Aslında ruhsal yapılanmamız içerisinde olması gereken bir duygudur. İşlerin yolunda gitmediğine, bir sorunumuz olduğuna dair bir işarettir. Benlik saygımızın, değerlerimizin ya da değer verdiğimiz şeylerin tehlikede olduğunu gösteren kıymetli bir işaret. Ancak biz bu işareti görüp sorunu çözemiyorsak, gerekli önlemleri alamıyorsak bu kez de öfkenin kendisi bir sorun haline gelecektir. Artan şekilde içimizde hissetmeye başladığımız öfke duygusu olayları sakin şekilde değerlendirme yetimizi bozacak, dünyaya bakışımızı değiştirecek, çevremizdeki insanların kaygılarını görmemizi zorlaştıracak, sonuçta sadece öfke kaynağını ortadan kaldırmaya yönelik bedeli ne olursa olsun kontrolsüz bir davranış ortaya çıkaracaktır.

  1. Öfke yıkıcı bir davranışa nasıl dönüşüyor?

Anne babalarımızdan genlerle sadece fiziksel özelliklerimiz geçmez kişiliğimizin temel taşlarını da alırız. Bununla birlikte çocukluğumuzdan itibaren onların öfkelerini nasıl gösterdikleri, öfkeleriyle nasıl başa çıktıklarını da görür davranışlarını kendi davranışlarımız haline getiririz. Yetişkinlerin çocuklarına gösterdikleri duygular, davranışlar, çocukların duygusal yaşamlarının bir çerçevesini oluşturur. Öfkeyi nasıl yaşadığımız, öfkelendiğimizde ne yaptığımız, karşımızdakine nasıl aktardığımız, karşımızdakini bastırmak ya da alt etmek için öfkemizi nasıl kullanacağımız ebeveynlerden gelen mirasımızdır. Şahit olduğumuzda çocuk yüreğimizde bizi kahreden öfkeli tutumları bizler tarafından gözlemlendikçe, aynı tepkileri verecek kadar ruhumuza kazınmaktadır.

  1. Bu nedenler öfkeyi haklı kılar mı?

Elbette hayır. Ruhsal aygıtımız zamanla tün nedenselliklere rağmen biyolojik olduğu kadar psiko sosyal bir yapılanma içerisine girer. Toplumsal kurallarla karşılaştıkça, bir arada yaşama arzusu temelinde duygularımızı yönetme ve davranışlarımızı kontrol edebilme yeteneği kazanırız. Ve yetişkin bireyler olarak davranışlarımızın sorumluluğu bizdedir. Öfkemizi mazur göstermek yerine nedenleri üzerinde düşünebilirsek belki nasıl kurtulacağımız konusunda da bir çıkış bulabiliriz. Duygularımızı paylaşmayı, istek ve ihtiyaçlarımız net bir dille açıkça söylemeyi, söylediklerimizin ve yaptıklarımızın sorumlulukları üstlenmeyi ve dinlemeyi öğrenir isek öfkeyle olan birlikteliğimizde yol ayrımına gelebiliriz.

  1. Öfkemiz neden bu kadar hızla artıyor?

İnsanın fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını anlamada sıklıkla kullandığımız Maslow’un piramidinin tabanında yiyecek, su gibi fiziksel ihtiyaçlar, sonraki basamakta barınma, korunma gibi güvenlik ihtiyaçları yer alır. İlerleyen basamaklarda, aidiyet, sevgi, saygı, değer ve en üst noktada kendini gerçekleştirme vardır. Ülkemizde küçük bir grubun sahip olduğu kazanımlarla, çoğunluğun yaşamındaki gerçekler arasındaki uçurum gün geçtikçe derinleşmektedir. Son yıllarda artan mülteci kabulü kültürel olarak da ciddi farklılıkların oluşmasına neden olmaktadır. Elbette her beklentimiz, isteğimiz gerçekleşemez ama gördüklerimiz ile gerçeklerimiz (yaşadıklarımız) arasındaki çelişki bizi yoğun bir baskı altında bırakmakta. Hayatımızı idame ettirebilmek için verdiğimiz yaşam mücadelesi yetişkinler için iş stresi, çocuklar ve gençler için sürekli bir sınav ve başarılı olma zorunluluğu, hep bir yerlere yetişme kaygısı, ailemizle geçirebilmek için, dinlenebilmek ve keyif almak için daha az zaman, üzerine ekonomik güçlükler, işsizlik ya da işsiz kalma riski, emeği yetirebilme çabası olarak bizi hep tetikte tutuyor. Bütün faktörler hem tek tek hem de birliktelikleriyle öfkelenme eşiğinin düşmesine neden oluyor. Verilen tüm mücadeleye ve fedakarlıklara rağmen, iyi koşullarda yaşama, kabul görme ve onaylanma beklentisi gerçekleşmediğinde ‘hayır’ kelimesine bile tahammül kalmıyor. Kendi olumsuz gerçekliğini her gün yaşamakta olan kişi farklı düşünen, farklı yaşayan insanları kabullenme ve hoş görmekte zorlanıyor. Kendisinden farklı olanı tehdit olarak algılıyor ve öfkenin hedefi haline getiriyor. Birey, temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayamadığında kendini güvensiz, çaresiz ve değersiz hissederek yıkıcı bir öfke ile gücünü gösterme yoluna gidiyor.

 

  1. Öfkeyle nasıl başa çıkacağız?
  • Öfkenin başlangıç aşamasında henüz yükselmekte iken bedensel sinyalleri fark ettiğimizde ortamdan uzaklaşmak ve zihnimizi farklı bir konuya kanalize etmeliyiz.
  • Başkalarını kontrol etmeye çalışmamalıyız. İnsanlar ve dünya bizim kontrol edemeyeceğimiz kadar sınırları belirsiz geniş bir evrendir.
  • Farklılıklarımızı kabul edeceğiz. Her insanın kendi görüşüne sahip olma, farkı düşünme ve davranma hakkı vardır. Kendimize tanıdığımız bu hakkı karşımızdaki kişi ya da topluluğa da tanımakla mükellefiz.
  • Nezaketli olmalıyız. Kullandığımız kelimelerin bizim için de birer yatıştırıcı olduğunu hatırlayalım. ‘
  • Konuşma dilimizde ‘Ben’ ile başlayan cümleler kurmamız hem konuşmanın akışında karşımızdakini suçlayıcı bir kelime ağzımızdan çıkmasına engel olur hem de bizde ortaya çıkan duygunun anlaşılmasını sağlar. ‘Beni sinirlendiriyorsun’ yerine ‘Bu durum/ bu davranış beni öfkelendiriyor’ demeyi tercih edin. Öfke bize ait bir duygudur, sorumluluğu kendimiz almalıyız.
  • Kendimize zaman ayırmalıyız, iş stresi, ekonomik sıkıntılar, ailevi sorunlar nedeniyle ruhsal yıpranmamızın önüne geçmeliyiz. Hepimizin nefes alanlarına ihtiyacı vardır. Hayatta keyif aldığımız, enerjimizi atabildiğimiz spora, hobilerimize, dostlarımıza yer açmalıyız. Biriktirdiğimiz olumsuzlarımızın nötrlenmesine izin vermeliyiz.
  • Tüm bunlara rağmen öfke kontrolümüzün yeterli olmadığına dair işaretler alıyorsak mutlaka bir ruh sağlığı profesyonelinden yardım almalıyız.

 

 

  1. Öfke karşısında ne yapacağız?

 

  • Sakin ve nezaketli olmalıyız. Zor şartlar altında dahi nazik konuşan ve davranan birine gösterilen öfke azalacak bizim de karşımızdakine öfkeli tonda yanıt vermek durumumuz ortadan kalkacaktır.
  • Karşımızdaki kişi öfkesi nedeniyle ne söylediğinin, ne yaptığının farkında olamayacak kadar kontrolü kaybetmiş ise kendimizi bu kişiden ya da sorundan uzak tutabilmek ilk adımımız olmalıdır. Mümkünse derhal uzaklaşın. Sizi korkaklıkla ya da kaçmakla suçlar ise bu ortamda daha fazla kalmanızın çözüme bir faydası olmayacağını sakinleştiğinde tekrar konuşabileceğinizi söyleyin. Korku, güvenliğimizi sağlayacaksa ve zarar görmememizi engelleyecekse zayıf bir duygu değil, tersine etkin bir araçtır.

 

  1. Toplumsal olarak neler yapılabilir?

Günümüzde karşı karşıya kaldığımız toplumsal öfke potansiyelimizin altında nesilden nesile aktarılan benlik algısında ve güven oluşumundaki olumsuzlukların sonucu olduğu açıktır. Ret edilmeler, engellenmeler, temel ihtiyaçların karşılanamaması ekonomik ve kültürel farklılıklardaki derinlik, medya aracılığıyla şahit olunan hayatlar ve beklentiler öfkenin bir volkanın içindeki lav gibi kızgınlığını gün geçtikçe arttırmaktadır.  Çözüm odaklı bir yaklaşım sergilenmelidir. Ruh sağlığını iyileştirmek adına çalışmalar yapılmalı, sorunlara odaklanılmalı ve çözüm mekanizmaları hızlıca devreye sokulmalıdır. Birey bazında kendine güvenen, ifade gücü yüksek, toplum genelinde mümkün olduğunca ekonomik dağılımın yakın olduğu, eğitimin etkin şekilde yapıldığı, kültürel ilerlemenin desteklendiği, ifade özgürlüğünün hakim olduğu bir süreç yaşanmalıdır.

Bireyin öfke tepkisini görmedikçe, nedenlerini saptayıp çözmedikçe, öfkenin sonuçlarını orantılı bir yaptırımla kontrol altına almadıkça bireysel ve toplumsal dinamikleri stabilize etmedikçe toplumu derinden sarsan trajedilerin önüne geçemeyiz. İnsan psikolojisi ve toplum bilimi ile uğraşanların analizlerine ve çözüm önerilerine kulak vermeli, hızlı bir şekilde birey temelinde toplum barışını tesis edecek önlemler almalıyız.