Kategori: <span>psikiyatrik hastalıklar</span>

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

Dikkat eksikliği ve hiperaktive bozukluğu (DEHB) çocukluk çağı ve ergenlerde sık görülen psikiyatrik tablolardan biridir. İlk tanımlanması 18. Yüzyılda yapılmış (Bad Children) klinik sınıflandırmaya ise 1968 yılında girmiştir. Dikkat sorunları, dürtü kontrolünde zayıflık ve motor aktivitede artmanın olduğu   davranışları kapsamaktadır. Dikkatsizlik, dürtüsellik ve hiperaktivite belirtilerinin olması (toplam 14 belirtiden en az 8 tanesinin varlığı), 7 yaşından önce başlaması ve en az 6 ay sürmesi ile tanı konur. Dikkatsizliğin ön planda olduğu tip ya da hiperaktivite ve dürtüselliğin ön planda olduğu tip olarak alt gruplara ayrılabilir. Aşırı hareketliliğin olduğu tip erkeklerde daha fazla sıklıkta iken, dikkatsizliğin önde olduğu tip kızlarda daha fazla karşımıza çıkmaktadır. Belirtiler:

  • Dikkatsizlik
  • Çoğu zaman dikkatini ayrıntılara vermez, ödevlerinde ya da etkinliklerde dikkatsizce hatalar yapar.
  • Çoğu zaman üzerine aldığı görevlerde ya da oynadığı oyunlarda dikkati dağılır.
  • Doğrudan kendisiyle konuşulduğunda bile dinlemiyormuş gibi görünür.
  • Çoğu zaman verilen yönergeleri izleyemez, okul ödevlerini tamamlayamaz.
  • Üzerine aldığı görevleri ve etkinlikleri düzenlemede zorluk çeker.
  • Sürekli zihinsel çaba gerektiren görevlerden kaçınır, bunları sevmez ya da bunlarda yer almada isteksizdir.
  • Çoğu zaman eşyalarını kaybeder.
  • Dikkati dış uyaranlarla kolayca dağılır.
  • Günlük etkinliklerinde çoğu zaman unutkandır.

 

 

  • Hiperaktivite
  • Çoğu zaman elleri ayakları kıpır kıpırdır.
  • Sınıfta ya da oturması gereken durumlarda oturduğu yerden kalkar.
  • Uygunsız olan durumlarda koşuşturup durur ya da tırmanır.
  • Dakin biçimde boş zamanlarını geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır.
  • Çoğu zaman hareket halindedir ya da bir motor tarafından sürülüyormuş gibi davranır.
  • Çoğu zaman çok konuşur.

 

  • Dürtüsellik
  • Sorulan soru tamamlanmadan önce cevabını acelece verir.
  • Sırasını bekleme güçlüğü vardır.
  • Çoğu zaman başkalarının sözünü keser ya da yaptıklarının arasına girer.

 

 

Çocuklukta %3-7 arasında görülmektedir. Bu dönemde var olan nöropsikolojik sorunların kaybolmadığı bilinmektedir. Belirtiler farklılık göstermekle birlikte %30-70 ergenlik ve erişkinlik dönemlerinde de belirgin zorluklar yaşamaktadırlar. Erişkinlerde DEHB yaygınlığının % 4 lerde olduğu bildirilmektedir.  Çocukluktaki amaçsız kıpır kıpırlık erişkinde amaç uğruna aşırı harekete dönüşür. Erişkinlerin genellikle hareketli işlerle ilgilendiği belirtilerle baş edebilecek düzeyde hayatlarını düzenleyebildikleri görülür. Yaşam tarzı ve beklentilerini ayarlayıp dengeleyici stratejiler geliştirerek hastalığın olumsuz etkilerini en aza indirgeyebildikleri görülmüştür. Yine de seçici dikkat, dikkatin sürdürülmesi ve yanıtın baskılanmasını ölçen testlerde normal kontrollere göre düşük performans sergiledikleri saptanmıştır.

DEHB ye neden olan faktörler kesin olarak ortaya konamamış olmasına rağmen hastalığın oluşmasında nörolojik ve genetik etkenler olduğu ve genetik temeli destekleyen çok sayıda bulgu varlığı bilinmektedir. 1. derece akrabalarında DEHB tanısı olanlarda risk 5 kat daha fazladır.

Panik Atak Nedir Belirtileri Nelerdir?

Panik atak, ani, nedensiz ve şiddetli bir kaygı halidir. Beklenti anksiyetesi ve agorafobiyle beraber panik bozukluk adı verilen hastalığın temel belirtisidir.  Yaşanan huzursuzluk ve kaygıya nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı, terleme gibi güçlü bedensel belirtilerin eşlik etmesi ek olarak plan yapma ve düşünme gibi yetilerin geçici olarak kaybedilmesi ve bulunan ortamdan kaçmak ya da uzaklaşmak için yoğun bir istek duyulmasıdır. Belirtiler sinir sistemi kökenli başlamakla birlikte, bir kısmı sık sık nefes alıp vermeye yanıt olarak gelişir. Kaygıyı baskılamak için sık nefes alınıp verilse de kanda azalan karbokdioksit düzeyleri başta sersemlik hissi, baş dönmesi, bedenin değişik bölümlerinde uyuşma karıncalanma, el ayaklarda kasılma gibi ek belirtilere neden olur. Hastalar panik atak belirtilerini kalp krizi geçirdiği, felç olacağı, bayılacağı, kontrolünü yitireceği ya da aklını kaçıracağı şeklinde yorumlar. Temel bedensel belirtilere korku duygusu eşlik eder.

Atak hızla başlar, 2-10 dakika içinde doruğa yükselir ve çoğunlukla 10-30 dakika içinde sona erer.  Panik atak belirtileri:

  • Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama
  • Terleme
  • Titreme ya da sarsılma
  • Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma
  • Soluğun kesilmesi
  • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi
  • Bulantı ya da karın ağrısı
  • Baş dönmesi sersemlik hissi, düşecekmiş bayılacakmış gibi olma
  • Gerçek dışılık duygusu ya da kendisinden ayrılmış olma hissi
  • Kontrolünü yitireceği ya da çıldıracağı korkusu
  • Ölüm korkusu
  • Uyuşma ya da karıncalanma duyumları
  • Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları

 

Yoğun korku ve bedensel belirtiler kişi de bir an önce bulunduğu ortamdan kaçıp kurtulma isteğine neden olur. Ayrıca hastalar çaresizlik hissi, ağız kuruluğu, idrar çıkma isteği, karında basınç hissi, düşüncelerin yavaşlaması, başta ve ensede duyumlar gibi belirtiler yaşadıklarını belirtirler. Her durum ve koşulda hatta uykuda bile atak gelebilir. Atakların sıklığı ve şiddetli değişkendir. Öyle bir korku halidir ki hızla yardım arayışına yol açar. Sıklıkla acil servislere ardından kardiyologlara başvururlar.

Daha çok sosyal fobi ve özgül fobide görülebilen ‘Durumsal’

Panik atak tablosu olup 4 taneden az belirtinin var olduğu ‘Sınırlı belirtili’

Herhangi bir tetikleyici olmaksızın uykuda aniden gelen ‘Gece gelen’

Korku ya da endişe gibi bilişsel belirtisi olmayan ‘Korkusuz’ atak çeşitleri tanımlanmıştır. Ama klinik olarak anlamlı bir tanımlama değildir.

 

 

Beklenti Anksiyetesi

İlk panik ataktan sonra ya da atakların sıklaşmasıyla birlikte başka bir atak daha geçirileceğine dair korku gelişmekte ve hastalar huzursuzluk, dikkatte bozulma ve hareketliliğin olduğu yeni bir kaygı durumu yaşarlar. Yeni bir atak geçirme beklentisi ve korkusuna Beklenti Anksiyetesi denir. 3 temel öğesi vardır.

  • Bir panik atak geçirme ile ilişkili olan huzursuz edici ve endişeli, yoğun düşünce uğraşları
  • Yine bir panik atak olacak bu da tehlike yaratacak inancı ve beklentisi
  • Süregiden bir korku eğilimi ya da korkuyla oluşan bedensel duyumlardan korkma.

Hastalar sürekli olarak ne zaman panik atak yaşayacaklarını, kestirmek amacıyla tüm çevresel ve bedensel ip uçlarını değerlendirmeye çalışmaktadır. Belirgin bir tehlikelilikte olma hali vardır. Bedensel belirtilerine dikkati verirler. Ve bu bedensel belirtiler ortaya çıktıkça güvenlik arayış davranışları geliştirirler.

 

Agorafobi

Panik atakların yarattığı tehdit ve tehlike algısı bir dizi aktif kaçınma eylemini tetikler. Hastalar panik atağı yaşamamak veya tehlikeli gördükleri şeylerden kendisini korumak için bir çok güvenlik önlemine başvururlar. Bazen bu kaçma davranışı oldukça şiddetlidir ve kişi kaçındığı olaya girmeye zorlandığında panik atak yaşayabilir. Bu güvenlik arama davranışı anksiyeteyi geçici olarak yatıştırmakla birlikte, hastalığı sürdürücü işlev olarak görmekte ve hatta bu davranışların kendisi yeni belirtiler üretmektedir. Agorafobi panik bozukluğa bağlı gelişir ve panik atak olduğunda yardım almanın ya da kaçıp kurtulmanın kolay olmayacağı durum/ortamlardan korku olarak tanımlanır.

Panik atak tedavisinde; ilaçla tedavi ve psikoterapiler ayrı ayrı ya da birlikte kullanılabilirler. Kullanılan ilaçlarla hastalığı yaratan fizyopatolojik süreçlerin düzeltilmesi, altta yatan biyolojik yatkınlığın giderilmesi ve işlevselliğin onarılması beklenmektedir. Bu hedeflerde antidepresanlar ve benzodiyazepin grubu ilaçlar tercih edilebilir. Psikoterapide ise gevşeme ve nefes egzersizleri, bilişsel davranışçı terapi, grup terapisi ve psikodinamik psikoterapiler kullanılır.

 

YEME BOZUKLUKLARI

ANOREKSİYA NERVOSA

Anoreksiya ‘yemek yememe’ rahatsızlığının tıpta kullanılan adıdır. Kişilerde yoğun bir kilo alma korkusu ile yemek miktarlarında aşırı kısıtlamalar ve ileri düzeyde ciddi zayıflamalar görülür. Sadece bedeni değil ruh sağılığı da bu hastalıkta önemli ölçüde etkilenir. Diyetle başlayan zayıflama süreci kontrolden çıkarak ne kadar zayıflanırsa zayıflansın, beden imajındaki bozulma nedeniyle kendini kilolu görmeye devam eder. Sürekli yediği gıdaların kalorileri hesaplanır, diyet ve kilo düşüncelerinden bir türlü uzaklaşılamaz. Aslında anoreksiyalı kişiler normal kiloda yada daha zayıftırlar. Ama bunu görmezler ve söylendiğinde inanmazlar. Çoğunlukla bunun bir sorun olduğunu kabul etmezler ve kendilerinin böyle bir sorunu olduğunu ret ederler. Kilo almaktan korkup, normal kiloda kalmayı kabul etmezler. Tüm yaşamlarını kiloya ve kilo vermeye odaklarlar. Saplantı düzeyinde diyet ve kilo takıntıları vardır. Yiyecek miktarını çok çok azaltmışlardır, yüklenme şeklinde egzersiz yaparak, kilo almamak adına kusma, bağırsak çalıştırıcı ilaçlar ve içeriği bilinmeyen zayıflama hapı gibi yabancı madde kullanırlar.

  1. yüzyıldan beri yeme bozukluğu olarak tanımlanmakla birlikte tarihçesi oldukça dikkat çekicidir. Eski doğu kültürleri ve Hıristiyanlığın erken dönemlerinde görülen hedonizm ve çilecilik insanların kendini açlığa bırakmasına yol açtı. Ve hemen her dinde yememe ya da kısıtlı yeme yaratıcı ile kulu arasında şükür ve ödül mekanizmalarının ana unsurlarından biri olmuştur. İnanç ve kültürel davranışların yeme bozukluklarında önemli bir etkisi olduğu düşüncesi uzun zamandır kabul görmektedir. Özellikle batı toplumunda idealize edilen ince ve uzun beden tipinin anoreksiya gelişiminde önemli bir etkisi olduğu düşünülmektedir. Bir diğer görüşte feminist ve kültürel yaklaşımlar birleştirilerek ‘iki dünya varsayımı’ ortaya atılmıştır (Katzman ve Lee). Buna göre yeme reddi, bireyin içinde bulunduğu geçiş döneminin güçlükleri ile başa çıkma mekanizmasını ifade eder. Kişi yaşam biçiminde, sosyal ve politik görüşünde ya da ülkesinden koparak yeni dünyasındaki ülkeye, sosyo ekonomik duruma ya da kültüre uyma çabası olarak fiziksel kendiliğini mükemmele ulaştırma çabası olarak yemeyi rededer.

Ailesinde yeme bozukluğu, depresyon, alkol ve madde kötüye kullanımı olanlar, biyolojik olarak erken adet gören ve hafif kilolu olanlar, meslek olarak bedeni sürekli kontrol altında tutması gerekenler (sporcular, mankenler…), ruhsal olarak yoğun stres altında olanlar (boşanma veya ayrılık süreci, yas vb.), sürekli kaygılı bir kişiliğe sahip olanlar ve tabii ki mükemmeliyetçiler anoreksiyaya (yeme bozukluklarına) daha meyilli kişilerdir. Genelleştirme her zaman geçerli olmamakla birlikte anoreksiyalı kişilerde; özgüven azlığı, duygularını ifade etmede güçlük, stresle başa çıkma zorluğu, sürekli etrafındakileri memnun etme ihtiyacı, kusursuz olma beklentisi, aileden ayrılamama, ailenin yüksek hedef ve depresyon gibi psikiyatrik hastalılar, agresif yada yaşına uygun olmayan davranış paterni, sosyal içe çekilme ve takıntı bozuklukları (Obsesif kompulsif bozukluk) gibi ruhsal değişiklikler sıklıkla eşlik eder. Aşırı kilo kaybına ve beslenme bozukluklarına bağlı olarak adet düzensizliği, ishal gibi sindirim sistemi bozuklukları, cilt, saç ve tırnaklarda bozulma gibi nispeten hafif bedensel belirtiler ile ileri evrede hayati tehlike bile görülebilir.

Tanı konulmasında yaşa ve boya göre beklenen beden ağırlığının altında olmak (daha üstünde bir kiloyu kabul etmeme), kilo almaktan aşırı şekilde korkma ve adet görmeme temel belirtilerdir. Beden algısındaki bozulma, kişilerin zayıf olduklarını kabul etmeme ile bedenlerinin bazı bölgelerinin büyük/geniş olduğuna inanma arasında değişir. Hastalığın ciddiyetini inkar etme çoğu hastada önemli bir bulgu olup, kilo vermeyi sürdürmek ya da kilo almayı önlemeye yönelik aşırı yavaş yemek, çok az yemek, aşırı egzersiz yapmak gibi davranışlar geliştirebilirler.

Anoreksiya nervozanın yol açtığı fiziksel sonuçlar

İskelet sistemi Yaygın kemik ve kas ağrısı, iskelet gelişiminin durması
Kalp/dolaşım sistemi Çarpıntı, düzensiz zayıf nabız, tansiyon düşüklüğü, nefes darlığı
Hormonal sistem Adet görmeme, Seksüel gelişinin durması, cinsel isteksizlik
Cilt Saçlarda dökülme, kırılma, akne, kötü cılız tüylenme, tırnak yapısında bozulma
Sindirim sistemi Kusma, karın ağrısı, şişkinlik, kabızlık, ishal
Sinir sistemi Konsantrasyon güçlüğü, şaşkınlık hali, depresyon, çabuk öfkelenme
Diğer Güçsüzlük, yorgunluk, parmak uçlarında soğukluk, kan pıhtılaşmasında anormallikler, dişeti sorunları, çabuk üşüme…

 

 

BULİMİYA NERVOZA

Bulimiya, tıkınırcasına yeme nöbetlerini takiben sıklıkla kusma ya da laksatif kullanımı gibi kilo almaya engel davranışlarla seyreden bir hastalıktır. Anoreksiyalılardan en önemli farkları genellikle normal kilolu ya da kilolu olabilmeleridir. Ancak çok zayıf değildirler. Tanı için vücut ağırlığı ölçüt değildir. Tıkınırcasına yemek ve çıkarma/arınma davranışı ile kilo alma korkusu yeterlidir.

Tıkınırcasına yemek; aşırı miktarda yiyeceğin, çok kısa sürede tüketilmesidir. Çoğunlukla kolay sindirilen yüksek kalorili gıdalar tercih edilir. Sağlıklı ve doğru olmadığının farkındadırlar ancak engelleyemezler. Tıkınırcasına yeme atağı her gün de olabilir, ayda birkaç kez de. Ve yaklaşık olarak 1 saat sürer. Yemek yeme sırasındaki kontrol kaybı bir anda kendiliğinden başlayabileceği gibi hastaların gizleyebilecekleri zaman ve mekan planlamasıyla da başlayabilir.

Yeme ataklarını başlatan şey çoğu zaman açlık değil, kaygılı yaratan bir durum ya da depresyondur. Hastalar yemek yedikleri esnada bu ruh halinden kurtulmakta ancak sonrasında üzerine bir de suçluluk duygusu ve pişmanlığın eklendiği olumsuz bir duygulanıma sahip olmaktadırlar. Yeme atağı açlıkla başlamadığı gibi toklukla da bitmez. Yemeğin tükenmesi, bulantı hissi, karında rahatsızlık nedeniyle yemek sonlanır. Suçluluk duygusu ve rahatsızlık hissi beraberinde arınma/kurtulma ihtiyacını da beraber getirir. En sık kullanılan arınma yöntemi (hastaların %85-90’ı) kusmadır. Kusma başlangıçta provakatif bir uyarıyla sağlanırken, ilerleyen dönemde herhangi bir mekanik ya da kimyasal uyarıya gerek kalmaksızın isteyerek kusabilirler. Yaklaşık üçte birinde laksatif kötüye kullanımı da vardır.

Bulimia nervozanın yol açtığı fiziksel sonuçlar

İskelet sistemi Yaygın kemik ve kas ağrısı, boy kısalığı
Dolaşım sistemi Güçsüzlük, çarpıntı
Üreme sistemi Doğurganlıkta azalma
Cilt El sırtında yaralar, peteşiler
Sindirim sistemi Mide yanması, reflü, kanama, tükrük bezlerinde büyüme
Sinir sistemi Konsantrasyon güçlüğü, şaşkınlık hali, depresyon, çabuk öfkelenme
Diğer İş çürümesi, boyunda şişlik, güçsüzlük, yorgunluk,

 

YEME BOZUKLUKLARINDA SÜREÇ

Anoreksiya hastalarının %40’ında tam, %30’unda orta düzeyde iyileşme gözlenirken %20 sinde kötü sonlanım vardır. Hastalık erken yaşlarda başladığında hızla tanı konup tedavi başlandığında tam iyileşme oranı %70 lere varmaktadır. Bulimiya nervosa sık iyileşme ve sık hastalık nüksleriyle gider. Uzun dönem tedavi başarı oranları değişmekle birlikte anoreksiyaya göre daha iyidir. Beden ağırlığı ve şekli ile aşırı uğraşların olması ve çocukluk dönemi obezite öyküsünün olması kötü sonlanım ile ilişkilidir.

Uzun süredir devam eden yeme bozukluklarında kan ve biyokimyasal bozukluklar, vitamin yetersizlikleri, kemik mineral yoğunluğunda azalma, hormonal anormallikler eşlik eder. Bu nedenle tüm yeme bozuklukları detaylı tetkik edilmeli, ortaya çıkan sorunla ilgili branşlarla ortak tedavi yürütülmelidir. Önemli ölçüde kilo kaybı var ise (BMI≤ 13) hastaneye yatış düşünülmelidir.

Bireysel psikoterapiler, belirli durumlarda aile terapileri ve ilaç desteğiyle (SSRI) hastanın durumuna göre bazen ayrı ayrı bazen bir arada tedavi düzenlenir.

ŞİZOFRENİ

Gerçeklik algısının bozularak, ayırt edebilme yeteneğinin ortadan kalktığı, ikna yoluyla değiştirilemeyen inanışlarla karakterize, sosyal izolasyon ya da çekilmenin olduğu, olağan dışı konuşma ve davranışların eşlik ettiği, uzun süreli kronik bir hastalıktır. Yüksek derecede iş göremezliğe neden olmaktadır. Hemen her toplumda yaygınlığı %1 civarındadır. Sıklıkla 20’li yaşlarda ortaya çıkmaktadır.

Başkaları tarafından duyulmayan seslerin duyulması, kontrol edildiği- aklından geçenlerin başkalarınca okunduğu, zarar göreceği, insanların hakkında konuştuğu gibi düşüncelerin olduğu gibi endişe verici belirtileri vardır.

Şizofreninin bilinen tek bir nedeni yoktur, birçok hastalık gibi genetik, davranışsal, mevsimsel, coğrafik birçok faktörün karşılıklı etkileşiminin sonucudur. Ailesinde şizofreni olanlarda görülme olasılığı toplum ortalamasının üzerindedir. Bazı hastalarda ani ve gürültülü bir tablo ile başlarken bazılarında sinsi bir ilerleme gösterir. Şizofreninin tipine göre belirtilerde değişiklik gösterir.

  • Hezeyanlar (gerçeğe dayanmayan, değiştirilemeyen inançlar)
  • Halüssinasyonlar (gerçekte olmayan şeyleri görmek, işitmek, koku duymak, tuhaf tat hissi, ciltte temas, gezinme hissi)
  • Hareketlerde ve davranışlarda uygunsuzluk (dezorganizasyon) (bir düşünceden diğerine hızla geçmek, aşırı anlamsız konuşma, çok yavaş ya da hızlı hareket etmek, tekrarlayan hareketler yapmak)
  • Duygu ve ifadelerde eksiklik, uygunsuzluk
  • Düşük enerji, motivasyon eksikliği, yaşam enerjisinde azalma
  • Sosyal hayattan uzaklaşma, aile okul ve iş yaşamında sorunlar
  • Katatoni (Uzun süre anormal bir vücut şeklini, duruşunu sürdürme)

gibi belirtilerin varlığında mutlaka bir hekime başvurulması, çoğu zaman hastanın bu belirtileri inkar ettiği göz önüne alındığında yakınları tarafından bir hekime götürülmesi oldukça önemlidir.

Şizofreni tedavisi; öncelikli olarak antipsikotik grubu ilaçlarla yapılmaktadır. Hastalık belirtileri ilaçlarla tedavi edilirken hastalığın getirdiği sosyal sorunlar ve toplumsal yaşantıdaki problemlerin çözümü, uzun tedavi sürecindeki motivasyonel destek için psikoterapi, grup ve aile tedavileri de yapılmaktadır.

SOSYAL FOBİ

İnsanların başkaları tarafından olumsuz değerlendirileceği endişesini taşıdığı sosyal ortamlarda rezil olacağı ya da küçük düşeceği korkusunun sürekli ve belirgin olduğu bir kaygı bozukluğudur. Bu kaygı nedeniyle insanlarla karşılaşmak istememe ve karşılaşabileceği yerlerden ve davranışlardan kaçınma başlar. Diğer insanların kendisini, zayıf, beceriksiz, aptal gibi gördüğünü düşünürler. Utanç duyacak bir duruma düşmemek adına toplum içinde konuşmaktan, yemek yemekten, hareket etmekten çekinirler. Çekingenlik, utangaçlık olarak değerlendirilmekle birlikte klinik olarak anlamlı farklılıkları vardır. Birçok insan toplulukta konuşma yapmadan önce ‘’Yapabilir miyim? Rezil olur muyum?’’ endişesi taşır ama bu endişe onları daha iyi hazırlanmak ve yapmak konusunda motive eder. Sosyal fobide ise kişi kaçınma davranışı gösterir. Kaçamıyorsa yaşadığı korkunun anlamsız olduğunu bilmesine rağmen büyük bir sıkıntı yaşar.

Yaşam boyu görülme oranı %2-13 dür. Kadınlar ve erkekler arasında bazı yerlerde kadınlarda fazla gibi görünse de psikiyatri polikliniklerine başvuran hastalarda cinsiyet farklılığı saptanmamıştır. Genellikle ergenlik dönemlerinde başlama gösterir. Kalıtımdan ziyade ebeveyn modeli, çocuk yetiştirme tarzı, ailenin sosyal ortamlara girme sıklığı çocukta sosyal fobi gelişmesinde önemli etken kabul ediliyor. Maddi durumu yetersiz, eğitim düzeyi düşük, hiç evlenmemiş kişilerde daha sık görülebilirken, her statüdeki insanı da etkileyebiliyor. Akrabaları arasında sosyal fobik bireylerin olduğu kişilerde yakalanma riski daha yüksek. En önemli etmenlerden biri beyin kimyasında bozulmadır. Serotonin miktarının azalmış olduğu ve elektriksel aktivitede aksaklıklar tespit edilmiştir. Ruhsal olarak ise örseleyici yaşantıları olan bireylerdeki koşullanma gösterilmiştir. Örneğin yaptığı bir hata nedeniyle kendisine gülünen kişi, benzer koşullarla karşılaştığında yine hata yapabileceği ve gülünebileceği endişesi taşımakta, utanç hissi ve fiziksel değişiklikler göstermektedir. Yine aşırı koruyucu, ret edici ya da çocuktan beklentileri yüksek ailelerde yetişmiş çocuklarda sosyal fobi gelişme sıklığı daha fazladır.

 

 

Hangi Durumlarda Sosyal Fobi Görülebilir?

  • Toplumda telefon görüşmesi
  • Küçük bir grup etkinliğinde yer alma
  • Toplum içinde yemek yeme
  • Toplum içinde bir şeyler içme
  • Yetkili biri ile konuşma
  • Dinleyiciler önünde konuşma, rol yapma
  • Eğlenceye gitme
  • Başkaları tarafından izlenirken çalışma
  • Başkaları tarafından izlenirken yazma
  • Çok iyi tanımadığı biriyle telefonda görüşme
  • Çok iyi tanımadığı biriyle yüz yüze konuşma
  • Yabancılarla karşılaşma
  • Genel tuvaletleri kullanma
  • Birilerinin oturduğu odaya girme
  • İlgi odağı olma
  • Bir toplantıda hazırsızlık konuşma yapma
  • Yetenek, yeti veya bilgi testine tabi tutulma
  • İyi tanımadığı birine onaylanmadığını veya aynı düşüncede olmadığını ifade etme
  • İyi tanımadığı birinin gözlerinin içine bakma
  • Önceden hazırlanmış bir raporu bir gruba sözel olarak sunma
  • Romantik bir ilişki amacıyla birine yaklaşma
  • Alınan bir malı iade etme
  • Parti / davet verme
  • Israrlı bir satıcıya karşı koyma    (Liebowitz ölçeği)

 

Sosyal Fobinin Belirtileri

Kaygı duyulan durumla karşılaşıldığında terleme, sıcaklık basması, yüz kızarması, nefes darlığı, çarpıntı, karında rahatsızlık hissi, tuvalete gitme ihtiyacı, titreme, gerginlik gibi fiziksel belirtiler yaşanırken, aynı zamanda zihinden; ‘rezil oldum, hata yapmamalıyım, yetersizim, iyi görünmeliyim ‘ gibi kaygı cümleleri geçer. Bu düşünceler beraberinde ortama girmeme, terk etme, göz teması kurmama, ilgisiz şeyler düşünme gibi kaçınma davranışlarını beraberinde getirir.

Tedavi

Sosyal fobide medikal tedavi (ilaç) ve bireysel psikoterapi bazen tek tek bazen ikisi bir arada olmak üzere hastanın durumuna göre planlanır. Medikal tedavi süresi ortalama 1 yıldır. Bireysel psikoterapide Bilişsel Davranışçı Terapi uygulanır. Terapide kaygıları, bu kaygının yarattığı bedensel belirtileri tanıma, kaygının yaşandığı sıradaki düşünceleri tespit etme ve düşünceler ve bedensel tepkilerle baş etme yöntemleri ele alınmaktadır.

PANİK BOZUKLUK

Panik atak, gün içerisinde beklenmedik zamanda ve yerde aniden başlayan, bedensel ve psikolojik belirtilerin eşlik ettiği yoğun bir kaygı nöbetidir. Atak bir anda başlar ve 10 dakika içinde en güçlü noktaya ulaşır. Çarpıntı, göğüs ağrısı, göğüste sıkıntı hissi, nefes darlığı, baş dönmesi, uyuşma, titreme, terleme, bulantı, sıcak basmaları sıklıkla görülen belirtilerdir. Bu bedensel belirtiler sıklıkla hastaların acil servise başvurmalarına neden olur. Panik atak sırasında, dengesizlik ve bayılma hissi, gerçek dışılık ya da kendinden ayrılmış hissetme, ölüm korkusu, kontrolü yitireceği düşüncesi sıklıkla hissedilen psikolojik belirtilerdir.

Tetikleyici bir olay ile karşılaşıldığında ortaya çıkan panik ataklar olduğu gibi (sosyal fobide ve özgül fobilerde görülenler gibi), durumsal tetikleyici olmadan da ortaya çıkan beklenmedik panik ataklar olabilmektedir. Ayrıca uyku sırasında ortaya çıkan ataklar da vardır. Genellikle uykunun ilk 1/3 lük döneminde görülürler.

Panik bozukluk ise yineleyici panik ataklarla birlikte ataklar arasında bazı belirtilerin görülmeye devam ettiği, kişinin davranış değişikliklerine neden olan kaygı bozukluğudur. Kişi ataklar arasında her an yeni bir atak gelişebileceğine dair sürekli bir endişe duyar (beklenti anksiyetesi).

Geçtiğimiz 30 yılda panik bozukluğun yaygınlığı, sonuçları, kalp-damar hastalıklarıyla ilişkisi, bazı kimyasal ajanlarla panik atakların uyarılabilirliğinin keşfi, anatomik yerleşimi yoğun bir ilgi alanı olmuştur. Yaşam boyu yaygınlığı %3,5 olarak saptanmıştır. Erkeklere kıyasla kadınlarda 3 kat daha fazla görülmektedir. Ancak hastalık süresi erkeklerde daha uzundur. Hastalık belirtilerinin daha hafif seyretmesi yardım alma süresini uzatmaktadır. Hemen her yaşta görülmekle beraber çoğunlukla erken erişkinlik döneminde başlar (20li yaşların ortası). Kadınlarda 35-45 yaşları arasında en yüksek görülme düzeyine ulaşır. İlk atak sıklıkla ev dışında ve hastanın son dönemde zorlantılı yaşam olaylarından sonra başlamaktadır. Zorlantılı yaşam olayı sıklıkla bir yitimdir (ölüm, ayrılık, iş yaşamından ayrılma gibi…). Dikkat çekici oranda panik bozukluk hastakalrının çocukluk döneminde fiziksel yada duygusal olarak ebeveyn ayrılığı dikkat çeker. Diğer nedenler arasında ebeveynin müdahaleci ve eleştirel oluşu, iş sorumluluklarında artış ve öfkeyi tolere etmekte zorluk yer alır. Yine bağımlı kişilik özellikleri gösteren bireylerde panik bozukluk gelişme sıklılığı artmaktadır.

Panik bozukluğu olan bireylerde üçte bir oranında sosyal fobi, dörtte bir oranında kaygı bozukluğu (anksiyete), beşte bir oranında özgül fobi eş zamanlı görülmektedir. Panik bozuklukta alkol kötüye kullanımı gelişme riski de vardır. Başlangıçta kişide endişeyi azaltırken, zamanla endişe yaşamaktan korkan kişiler tarafından düzenli alkol kullanma ve alkol miktarında artışa neden olur. Alkolizm bir sonuç olabilir. klPanik bozukluk ile geçmişte boğulma öyküsü arasında özgül bir ilişki vardır. Ve bu hastalarda panik ataklar arasında solunum belirtileri ve uyku panik atakları daha fazladır.

Panik bozukluk hastalarının %75’inde belli bir düzeyde agorafobi eşlik eder. Agorafobi, kurtulmanın zor olabileceği yerler ya da durumlarda, veya panik atak geçirme durumunda yardım almanın mümkün olmadığı yerlerde yoğun endişe duyma halidir.

OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK

OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK (OKB)

OKB, obsesyon denilen takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile kompulsiyon denilen tekrarlayıcı davranış ve zihinsel eylemlerden oluşan bir hastalıktır. Obsesyonlar kişinin istediği dışında zihnine gelen ve zihinden uzaklaştırılamayan, mantıkdışı bulunan, yoğun sıkıntıya neden olan dürtülerdir. Kompulsiyonlar ise kişinin bu sıkıntıdan uzaklaşmak için yaptığı zihinsel ve davranışlar şeklinde eylemlerdir.

Toplumda her 100 kişiden 2-3’ünde görüldüğü saptanmıştır. Her yaşta görülebilmekle beraber genellikle ergenlik döneminde başlamaktadır. En sık şüphe obsesyonu ve kontrol kompulsiyonu görülür. (kapı kilitlendi mi?- tekrar açılma ve kilitleme davranışı). Bulaşma- temizlik, cinsel içerikli düşünceler, dini içerikli düşünceler, simetri/düzen obsesyonları, dokunma, sayma, okuma, biriktirme kompulsiyonları sıklıkla görülür.

OKB’de kişi ritüelleri yerine getirirken ciddi zaman ve işlev kaybına yol açar. Aile, meslek ve sosyal yaşamı olumsuz etkiler. Mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık olup, müzminleşme eğilimi gösterir. Tedavide ilaç tedavisi ve psikoterapi (Bilişsel davranışçı tedavi ) uygulanır.

 

KAYGI BOZUKLUKLARI

KAYGI (ANKSİYETE) BOZUKLUĞU
Kaygı, günlük yaşamımızda sorunlarla başedebilmek için hazırlıklı olmamızı, bir tehlike anında hızlıca tepki vererek kurtulmamızı sağlayan olağan bir duygudur. Hafif ve başedilebilir düzeydedir. Herkes değişik konularda, farklı düzeyde kaygı duyabilir.
Kaygı bozukluğu ise, aşırı, sürekli ve içinde bulunulan durumla uyumsuz bir endişe halidir. Bu aşırı endişe hali kişinin günlük yaşamını olumsuz etkiler. Her durumda felaket senaryoları düşüncelere hakim olur, iş, para ve aile ilgili konular sıklıkladır. Yaşam boyu nerdeyse her 100 kişiden 5-6 sı etkilenir. Kişi endişelerinin aşırılığının farkındadır ancak denetleyemez ve sakinleşemez. Uyku bozuklukları, yorgunluk, konsantrasyon güçlüğü, tepkisellik sıklıkla eşlik eder.
Kaygı (Anksiyete) BozuKluğu tedavi edilebilir bir hastalıktır. İlk yapılması gereken bir psikiyatri uzmanına başvurmaktır. İlk başvuruda kapsamlı bir psikiyatrik değerlendirmenin yanı sıra, bu belirtilerin herhangi bir fiziksel hastalıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamak için bazı incelemeler yapılır. Psikoterapi ya da ilaç tedavileri uygulanabilir. Bu yöntemlerden birinin ya da birlikte uygulanmasının etkin olduğu gösterilmiştir. Hangi tür tedavinin size uygun olabileceğine doktorunuzla birlikte karar vermek yerinde olacaktır. Bir kişi için uygun olan bir tedavi, diğeri için uygun olmayabilir.

BİPOLAR BOZUKLUK

Bipolar bozukluk, iki uçlu bozukluk ya da manik-depresif hastalık olarak ta bilinen, mani ve depresyon dönemleriyle karakterize bir ruhsal bozukluktur. Mani ve depresyon birbirine zıt alevlenme ve yatışma dönemleridir. Mani dönemi, kişinin aşırı ve abartılı coşku yaşadığı, enerjik hissettiği, uyku ihtiyacının azaldığı, kendisini olduğundan daha iyi, önemli, güçlü hissettiği ve duygu durumunun çok yükseldiği bir dönemdir. Depresyon ise değersizlik, mutsuzluk, karamsarlık, zevk alamamanın hakim olduğu, zaman zaman ölüm düşüncelerinin eşlik edebildiği çökkünlük dönemidir. Hastalık dönemleri dışında kişi neredeyse tama yakın normale döner. Bazı hastalarda ise yaşamı kısmen etkileyen belirtiler görülebilir.
Farklı toplumlarda değişmekle birlikte ortalama olarak % 1,5 sıklığında görülmektedir. Birinci derece yakınlarında bipolar bozukluğu bulunanlarda topluma göre 7 kat daha fazla görülmektedir. Başlangıç yaşı genellikle 20-30’dur. Bipolar hastaların büyük çoğunluğu ilk ataklarını geç ergenlik dönemlerinde yaşarlar. Başlangıç yaşının saptanması her zaman mümkün değildir. Özellikle ilk belirtiler depresif dönemse, fark edilip tedavi başvurusu yapılıncaya kadar geçen dönem arası uzundur.
Kadın ve erkeklerde benzer sıklıkta görülür. Kadınlarda hızlı döngülülük (yılda 4 veya daha fazla atak) ve beraberinde yeme bozuklukları sıklıkla eşlik ederken, erkeklerde hastalığın manik dönemle başlaması ve beraberinde alkol kötüye kullanımı/bağımlılığı ve davranış sorunları sıklıkla izlenmektedir. Kadınlar doğum sonrası ilk 4 hafta hastalığın alevlenmesi açısından risk altındadırlar. Çocukluk çağı bipolar bozukluk hastalarında %40-90 oranında Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB), karşıt olma- karşıt gelme bozukluğu, davranım bozukluğu ve madde kullanım bozukluklarının da eşlik ettiği izlenmektedir.
BELİRTİLER
Mani döneminde;
En az 1 hafta süreyle yükselmiş olağan dışı duygu durumu klinik tablaya hakimdir.
Sıklıkla dini, politik, ekonomik, cinsel ya da kötülük görme ile ilgili yoğun düşünce uğraşları vardır.
Kişi, çok konuşkan, aşırı hareketli ve coşkuludur.
Renkli giyim ve aşırı makyaj yapabilir. İhtiyaç dışı alışveriş/para harcama yapabilir.
Garip davranışları olabilir. Tanımadığı insanlarla kolay iletişim kurar, samimi olur ancak ilişki yüzeyseldir. Uygunsuz el kol hareketleri, şakalar yapabilir.
Düşünce akışı hızlıdır yani hızlı düşünür, konuşurken konudan konuya atlar, fikir uçuşmaları yaşar.
Özgüveni yüksektir, kendince üstün yeteneklidir, birçok insandan büyüklenmecidir.
Bulaşıcı bir neşesi vardır, çoğu zaman karşısında ki insanda gülümsemeye neden olacak davranış ve konuşmaları olur. Ama bazen de neşenin yerini öfke alabilir.
Uyku azalır, kilo kaybı yaşar, enerjik davranışları nedeniyle bir süre sonra bitkin düşer.
Mesleki ve toplumsal işlevselliği azalır.

Depresyon döneminde;
Duygu durumuna mutsuzluk, karamsarlık, umutsuzluk hakimdir.
Değersizlik düşünceleri, suçluluk ve pişmanlık duyarlar.
Eskiden yaptığı iş ve etkinliklerden keyif alamama, yapmak istememe ortaya çıkar.
Uykusuzluk, iştahsızlık, kilo kaybı, cinsel istekte azalma vardır.
Ölüm ve intihar düşünceleri eşlik edebilir.
Depresyon belirtileri bazen tipik klinik tablonun terine seyreder. Çok uyuma (hipersomnia), hiperfaji (aşırı yemek yeme) görülebilir.

Karma (mikst) dönemde;
Tam bir mani tablosunun yanı sıra depresyonun en az üç belirtisinin birlikte görülmesidir. Kabarmış ve taşkın duygu durumu, irritabilite, kızgınlık, anksiyete, çökkünlük, duygu durumunda oynaklık, çok konuşma,ajitasyon, uykusuzluk ve büyüklenmecilik ile karakterizedir. Kadınlarda daha sık görülür ve intihar riski daha yüksektir.

HASTALIK SÜRECİ VE SONLANIM
Bipolar bozukluk çoğunlukla depresif dönemle başlar. Hastaların %90’ında ilk manik atak sonrasında hastalık dönemleri (epizod) tekrarlamaktadır. Kişi yaşlandıkça hastalık dönemleri arasındaki süre kısalma eğilimindedir. Hastaların büyük bir kısmı hastalık dönemleri arasında işlevsellik düzeylerine tam olarak geri dönebilirken, kimi de kişiler arası ve mesleki zorluklar yaşamaya devam ederler.
Hızlı döngülü hastalık dönemleri, hastalık öncesi düşük işlevsellik, madde ve alkol kullanım bozukluğu öyküsü, hastalık sırasında uyumsuz psikotik belirtiler yaşamak kötü gidiş ile ilişkilidir. Topluma göre intihar riski 15 kat daha fazladır ve genellikle depresyon döneminde olur.
DİĞER RUHSAL BOZUKLUKLAR VE TIBBİ HASTALIKLARLA BİRLİKTELİK
Bipolar bozukluğu olan hastaların %50-70’inde başka bir ruhsal hastalık da eşlik eder. En sık olarak ‘Kaygı Bozuklukları’ (anksiyete) daha sonra madde ve alkol kötüye kullanım/ bağımlılığı eşlik eder. Eşlik eden ruhsal hastalıklar varlığında hastalığın gidişinin daha kötü, mesleki işlevlerde yetersizliğin daha belirgin olduğu, hastalık dönemlerinin daha ağır geçeceği öngörülür.
Bipolar bozukluğa %28 Migren, %58 aşırı kilo, %10 tip II diabet ve %10 oranında hipotiroidizm eşlik eder. Tıbbi hastalık ek tanısı kadınlarda daha fazladır. Obezitenin görülme nedeni bu hastalarda egzersiz yapmama, aşırı karbonhidrat tüketimi, antipsikotik ilaç kullanma ve yeme bozukluklarının eşlik etmesidir.
TEDAVİ
Bipolar bozukluk hastalarında uygun tedavi ile önemli oranda duygudurum dalgalanmaları ve beraberindeki hastalık belirtilerinin iyileşmesi sağlanabilir. Diğer taraftan kişi tedavi almadığında hastalık seyri kötüleşir, ataklar arası dönem kısalır, mani ve depresif dönemler daha ağır seyreder ve hastalık dışı dönemdeki iyilik hali yerini kısmen devam eden belirtilere bırakır. Tedavi ile hastalık şiddeti daha az, yaşam kalitesi yüksek bir hayat sürülebilir.
Tedavi yaklaşımında akut dönemin tedavisi ve tablo yatıştıktan sonra koruyucu tedavi süreci vardır. Akut mani döneminde temel amaçlar, riskli davranışların hızlıca kontrol altına alınması ve belirtilerin yatıştırılmasıdır. Hastanın nerede, nasıl ve ne ile tedavi edileceği kararı verilirken, her hasta için mevcut durum özellikleri tek tek ele alınmalıdır. İlk ataksa, kendisine ve çevresine zarar verici davranışları varsa, ayaktan tedaviye uyum gösteremeyecek durumda ise hastaneye yatırılması düşünülmelidir. Hastalığına karşı iç görüsü varsa, aile desteği yeterli ise ve ilaç uyumu varsa ayaktan tedavisi planlanabilir. Akut mani tablosunda ‘duygudurum düzenleyiciler’, ‘antipsikotikler’ ve ‘benzodiazepinler’ adı verilen ilaçlarla tedavi düzenlenir. Bazı özellikle durumlarda ise Elektrokonvülsif tedavi (EKT) planlanır. Depresyon döneminde antidepresanların yanı sıra duygudurum düzenleyiciler, psikotik bulguların varlığında antipsikotikler ve EKT tercih edilir.
Bipolar bozukluk yineleme riski çok yüksek bir hastalıktır. Hastaların üçte ikisi beş yıl içinde tekrar hastalanır. Ayrıca özkıyım riski, hastalık dönemlerine eşlik eden alkol ve madde kullanım bozuklukları gibi eşzamanlı hastalıkların varlığı ve arası kişiler arası sorunlar yaşayabileceği için koruyucu tedavi gereklidir. Koruyucu tedavide duygudurum düzenleyiciler tercih edilmektedir. Genellikle ikini ataktan sonra koruyucu tedavi başlanmaktadır. Ancak ilk atak hastalık döneminin ağır ve psikotik bulguların varlığı, hastalık dönemi sırasında ağır davranış sorunlarının olması, davranışların yaşamsal ya da psikososyal alanlarda ağır sonuçlar yaratabilecek düzeyde olması, hastanın sosyal açıdan kritik bir dönemde bulunması, ailede hastalık öyküsünün bulunması, yaşam kalitesinin bozulmuş olması ve kendisinin koruyucu tedavi istemesi durumunda ilk hastalık atağından sonra da başlanabilir.
İlaç tedavinsin yanı sıra destekleyici olarak psikososyal girişim teknikleri de uygulanmaktadır. Psikoeğitim, ilaç tedavisine uyumu desteklemek, hastayı ve aileyi eğitmek, ilaç yan etkileri konusunda bilgilendirmek, hastalığı kabullenmekte olan dirençleri anlayıp üstesinden gelmek ve endişeleri gidermek için gereklidir. Yine aile odaklı terapiler, ailenin desteğinin sağlanması ve arttırılması, hastalık hakkında bilinçlendirilerek atakların erken dönemde fark edilmesi, eleştirel ve olumsuz tutumların değiştirilmesi amacıyla uygulanmaktadır. Yine hastalığa yönelik içgörü kazandırılması, kişin günlük aktivitelerinin düzenlenmesi, kişiler arası sorunları en aza indirmeye ve ilaç uyumunu artırmaya yönelik bireysel psikoterapilerden de faydalanılmakdır.
Son olarak, bipolar bozukluk hastaları özellikle mani döneminde yaşanılan canlılığı hastalık lehine yorumlayamazlar. Bu nedenle aile ve arkadaş çevreleri tarafından belirtiler fark edildiğinde hastanın hekime başvurmasının sağlanması gerekmektedir.

DEPRESYON

 

Depresyon şu anda dünyada en fazla yeti kaybı oluşturan hastalıklar sırasında dördüncüdür, 2020 yılında ise ikinci sırada olacaktır. Gelişmiş ülkelerde ise yeti kaybı açısından hep birincidir. Aynı zamanda iyi tedavi edilmemiş depresyon alkol ve madde kullanım sorunlarına, başka ruhsal hastalıklara da zemin hazırlamaktadır. Uzamış ve iyi tedavi edilmemiş depresyon bedensel hastalıklara da zemin hazırlamakta ve diyabet, kalp hastalıkları gibi bedensel hastalıkların gidişini kötüleştirip ölüm riskini dahi arttırmaktadır. Günlük hayatta zaman zaman herkes kendini mutsuz, üzgün hissedebilir hatta hiç bir şey yapmak istemeyebilir. Buna neden olan koşullar ortadan kalktığında ise bu düşünceler hızlıca düzelir. Olağan moral bozukluğu ile depresyon arasında önemli belirteçler vardır. Depresyon hastalığı, ruhsal bir çökkünlük halidir. Depresyonda sadece üzgün, mutsuz olmak değil aynı zamanda karamsarlık, çaresizlik hisleri baskındır. Değersizlik ve yetersizlik düşünceleri kişide hakimdir. Bu düşüncelere sıklıkla bedensel belirtiler eşlik eder. Uykusuzluk, iştahsızlık, kilo kaybı, halsizlik, yorgunluk gibi…

Genel olarak toplumda major depresyon sıklığı %8-10 arasında görülmektedir. Yaşam boyu depresyon riski kadınlarda %10-26, erkeklerde %3-12 dir, yani yaklaşık her 10 erkekten biri ve her 4-5 kadından bir tanesi hayat boyu en az bir kez depresyon hastalığına yakalanacaktır. Şu anda dünyada en fazla yeti yitimine neden olan hastalıklar arasında 4. Sıradadır. Gelişmiş ülkelerde ise yeti kaybı açısından birinci sırada gelmektedir.

DEPRESYON İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ

  • Kadın olmak
  • Küçük yaşta ebeveyn kaybı
  • Alkol madde kötüye kullanımı
  • Anksiyete bozuklukları
  • Düşük sosyoekonomik düzey
  • Boşanmış olma, ayrı yaşama
  • Yaşam olayları, stres etkenler (işsizlik)
  • Daha önce depresyon geçirmiş olmak
  • Kişilik yapısı
  • Çocuklukta örselenme öyküsü
  • Bazı ilaçlar
  • Hormonal değişiklikler
  • Tıbbi hastalıklar

 

DEPRESYONUN NEDENLERİ

Depresyon bir çok nedene bağlı ortaya çıkabilen klinik bir tablodur. Genel kabul gören görüş beyinde kimyasal iletimde rol alan maddelerle ilgili bir dengesizliğin olmasıdır. Serotonin ve noradrenalin miktarındaki azalma ve dopamin işlev bozukluğu en net gösterilmiş kimyasal değişikliklerdir. Yine genetik etkenlerin rol oynadığı çok uzun zamandır kabul görmektedir. Birinci derece akrabalarında depresyonu olan kişilerin %5-28 arasında hastalığa yakalanma riski tanımlanmıştır. Üstelik bu artmış riskin, çevresel etkenler ve yetiştirlme tarzıyla ilişkili olmadığı da ortaya konmuştur. Depresyonda bir çok psikososyal etkenin rolü ortaya konulmuştur. Benlik saygısının düşük olması, erken çocukluk çağlarında istenmeyen olaylar,boşanma, ölüm gibi kayıplarla ilişkili yas süreçleri, uzun süre işsiz kalma, toplumsal desteklerden yoksun olma gibi birçok faktörün depresyonun ortaya çıkmasını kolaylaştırdığı bildirilmiştir.

 

BELİRTİLER

En az 2 hafta devam eden aşağıdaki belirtilerden en az beşinin varlığı depresyon tanısı koydurur

  • Depresif ve çökkün duygudurumu
  • İlgi kaybı, zevk ve haz alamama, enerji kaybı
  • Uyku azalması ve artması
  • Benlik saygısında düşüş ve kendine güvenin azalması
  • Suçluluk ve değersizlik düşünceleri
  • Yineleyen ölüm-intihar düşünceleri
  • Konsantrasyon bozukluğu ya da kararsızlık
  • Psikomotor ajitasyon ya da retardasyon
  • Kilo kaybı ya da kilo alımı

 

Bu beliritilerin varlığı depresyon tanısı koydurmakla birlikte, depresyonu taklit eden altta yatan bir tıbbi hastalık olup olmadığı araştırılmalıdır. Hipotiroidizm, anemi, parkinson hastalığı, kronik böbrek yetmezliği gibi bir çok endokrin, enfeksiyöz ve nörolojik hastalıklar gibi… Bitkinlik, kilo kaybı, kas zayıflığı, uykusuzluk gİbi belirtiler hem depresyonda hem diğer tıbbi hastalıklarda ortaktır. Eğer belirtiler depresyonu taklit ediyorsa yani altta yatan başka bir hastalığa bağlı ise, hastalığın spresifik tedavisi sonrasında ortadan kalkacaklardır.bu nedenle depresyon tanısına karar vermeden önce altta yatan başka bir hastalık olup olmadığının araştırılması gerekmektedir.

Depresyon klinik olarak bir çok psikiyatrik hastalıkla da birlikte bulunabilir. Anksiyete (kaygı) bozukluğu, deprsyona en sık eşlik eden ruhsal hastalıktır. Anksiyete belirtileri her zaman intihar riskinde artma ve tedaviye uyumda azalmaya neden olur. Ve psikososyal işlevleri daha fazla bozar. Anksiyete (kaygı) bozuklukları arasında en sık yaygın anksiyete bozukluğu depresyona eşlik ederken, panik bozukluk, sosyal fobi ve travma sonrası stres bozukluğu da depresyon hastalarında sıkça gözlemlenmektedir.

 

HASTALIK SÜRECİ VE SONLANIM

Depresif ataklar genel olarak 20 li yaşlarda başlar ve 30-40 lı yaşlarda ikinci bir yoğunlaşma görülür. Ataklar birkaç haftadan birkaç aya kadar sürebilir. Bir major depresif atağın ortalama 6 aylık süre içinde düzelmesi beklenir. İntihar oranları major depresyonda % 10 civarındadır. İntihar riski belirtilerin şiddeti ile her zaman orantılı değildir. Yaşlılarda intihar olasılığı gençlere göre iki kat daha fazüm intiharların ise %70’i depresyon vakalarıdır. Hastaların önemli bir kısmının ayaktan tedavisi düzenlenir. Ancak ciddi intihar düşüncesi olanların, kendine ve çevresine zarar verme eğilimi olanların, yeme reddi olanların, psikotik özellik gösterenlerin, ayaktan tedaviyi sürdürme güçlükleri olanların yatırılarak tedavi edilmesi gerekmektedir.

İlk ataktan sonra yineleme olasılığı %50, ikinci depresyon atağından sonra yineleme olasığı %70, üçüncü depresyon atağından sonra ise %90’ın üzerindedir. Ataklar arasında tedavi ile sağlanan hastalık belirtilerinin olmadığı ve tam işlevselliğe dönüşle karakterize düzelme/iyileşme dönemlerinin ne kadar süreceğini kestirmek mümkün değildir. Bu kişiden kişiye hatta aynı kişi de bile değişiklik gösterir.

İyileşme dönmeleri olmaksızın en az 2 yıl boyunca devam eden hafif derecede depresyon belirtilerinin olduğu (bu belirtiler içinde suçluluk duyguları, intihar düşünceleri ve psikomotor değişiklikler bulunmaz), sosyal ortamlarda çekilmenin belirgin olduğu depresif sürece ide ‘distimi’ denir. Distimi de kendiliğinden düzelme dönemleri yoktur.

Tedavi edilmeyen depresyonda 1 yıl içinde %40 kendiliğinden düzelme beklenir, %40 klinik tabloda bir değişiklik olmaz ve depresyon yaşayan kişilerin %20 sinde distimik bozukluk gelişir, kronikleşir. Hastaneye yatırılarak tedavi gören depresyon hastalarının %10’u intihar ile yaşamlarına son verirler.

 

TEDAVİ

Depresyon tedavisinden öncelikli olarak yapılması gereken, atağın şiddetinin belirlenmesidir. Çünkü, ciddi intihar düşüncesi olan vakalarda, yeme reddi olanlarda,psikotik (kişinin gerçekliği değerlendirme yeteneğinde bozulma) özelliklerin varlığında ve ayaktan tedaviyi sürdürmekte güçlük çeken olgularda hastaneye yatış gerekebilmektedir. Hastaneye yatış gerektirmeyen hafif ve orta şiddetteki depresyon hastalarında ayaktan tedavi düzenlenir.

Tedavide antidepresanlar ve psikoterapiden yararlanılır. Seçilmiş vakalarda elektrokonvülsif tedavi (EKT) uygulanır.

Antidepresan tedaviye, tedaviye yanıtın başlamasından itibaren 6-9 daha devam edilip sonrasında ilaçsız izleme geçilir. Bu yaklaşıma sürdürüm tedavisi adı verilmektedir. Antidepresanlar, etki ve yan etkileri ile ilgili bilgileri ‘ilaçlar’ bölümünden okuyabilirsiniz.

Hastalara antidepresan tedavilerin yanında psikoterapiler uygulanmaktadır. Bu tedaviler çeşitli kuramlara dayanan ve yıllar içinde bilgi birikimiyle temelleri oturtulmuş yöntemlerdir. Bu tedaviler psikanaliz denilen insanın ruhsal çatışmalarını çözmeye yarayan tedaviler ile bilişsel-davranışçı terapi denilen insanın düşünce yapısındaki olumsuz düşünce kalıplarını ve davranış kalıplarını işlevsel olanlar ile değiştirmeye yarayan tedavilerdir. Özellikle, çevresel yüklenmelerin, stres faktörlerinin ağır tetikleyici olduğu depresyonda psikoterapinin yararlığı gözardı edilemez. Bunlar dışındaki kuramlara dayanmayan, hastaya akıl öğretmeye veya yaşamına çeki düzen vermeye yarayan, uğraşları tedavi edici girişimler veya terapiler diye kabul etmek doğru değildir. Bunlar hastaları gündelik avuntularla oyalamaktadır.

Sonuç olarak, depresyon psikiyatrik hastalıklar için en yaygın olan ve en çok yeti kaybı yapan hastalıklardan birisidir. Sadece uzman kişilerce, hızlıca tanısı konup etkili tedavi edildiğinde bir toplumun sağlığını olumlu yönde etkilemektedir.